1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3.  28 Şubat  Öncesi ve Sonrası ile Darbeler Ülkesi
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Yazarın Tüm Yazıları >

 28 Şubat  Öncesi ve Sonrası ile Darbeler Ülkesi

A+A-

 

Dün akşam 28 Şubat dolayısı ile bir yerde idik... Ordu içindeki darbeci bir grub Refah-yol hükümeti Başbakanı Rahmetli Necmeddin ERBAKAN’ın yüzüne 28 Şubat muhtırasını okunmuştu. bu ülkede belli bir kesime, özellikle muhafazakarlar ve dindarlara yapılan zulümler anlatılıyordu.

Anlatımda Rahmetli M.Ali BİRAND’ın sunduğu 28 Şubat Belgeselini izliyorduk. Bir sahnesi dikkatimi çok çekti. TBMM’de Başörtü takan RP Milletvekili Merve KAVAKÇI Protesto ediliyordu. O vakit RP Milletvekili ve başı açık olan Nazlı ILICAK, o kadıncağıza yapılanlara karşı çıkıyordu. Bu gün ülke yönetimi, kendini dindar kabul eden bir cumhurbaşkanı ve onun hükümetinin elinde. Ama bu gün Nazlı ILICAK ve onun gibi binlerce insan birer mağdur olarak içerde. Rahmetli M.Ali BiRAND sağ olsaydı, muhtemeldir ki o da, eğer biat edip havuzun bulanık suyuna kendini atmazsa idi, ya içeri atılırdı. Ya da yurt dışına kaçardı. Çünkü onun gibi düşünen pek çok arkadaşı öyle yaptı. Binlerce insan KHK’lerle işlerinden atılıyorlar...  Kürtler, Legal Siyasetçileri, Milletvekilleri darbe falan yapmadılar. Ama binlercesi içerde yatıyor. Ya da Mahkemelerde sürünüyorlar. Fikir ve düşüncesini açıklama hakkını kullanan hemen herkes içeri alınıyor… Fakat hükümetin, dindarların, gariban Kürt köylülerinin canına okuyan bütün darbeciler dışarıda keyif çatıyor...

Peki bu ülkede yöneticilerin dindar oluşlarıyla ne değişti? Doğrusu bu sözde darbe karşıtlığı ve 28 Şubat mağduriyeti edebiyatı insana pek inandırıcı gelmiyor. Eğer gerçekçi ve inandırıcı olsaydı bütün darbecilerin yaptıkları meşhur icraatları fiilen yapılmazdı.

Bu nedenle bu hikâyeyi yerli yerine oturtabilmemiz için ülke tarihine, darbeler serüvenine kısaca bakmamız gerekiyor. Olayın iç yüzüne baktığımızda görülecek ki,bu gün bu havzada yaşayan mazlum halkların yaşadıklarını doğru anlayabilmek için bu   ülkede, bu mazlum millete karşı yapılan darbeler  serüvenini ta 1900’lu yılların başına,oradan da nerede ise  Osmanlının  yükselme devrine   kadar götürmemiz gerekiyormuş…

Osmanlının ilk yıllarında yapılan darbelerin hiçbir ideolojik bir yönü yoktu... Ya baştaki, sultanın veya sadrazamın veya herhangi bir vezirin halka dayattığı vergiler veya yaptığı çeşitli zulümler dayanılmaz bir hal alır. Halk isyan eder. Kişi değişir. Ortaklık biraz sakinleşir. Eski tas eski hamam hayat devam eder. Ya da ülkeyi yöneten padişah veya sultan basiretsizdir. Ülkede ciddi bir beka sorunu endişesi baş gösterir. Ülkenin, hanedanın diğer sahipleri en uygun şahsın başa gelmesine karar verir. Baştaki sultan derdest edilir. İlgili kişi başa getirilir. İşler, devlet yönetimi devam eder.

Ülkenin bekâ sorunu deyip geçmemek gerekir. Onun için baba oğlu, oğul babayı, kardeşler birbirlerini, amca- dayı yigenlerini, kuzenler birbirlerinin katlini göze almışlar. Bazen de şeyxul islamın fetvası ile kardeşlerin katline karar verilmiştir. Örn. Fatih Kanunnamesi.“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı alem içün katl etmek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz itmiştir. Anında amil olalar…" (Fatih Kanunnamesi'nden.)”(1)

Bu tarz olaylarda daha çok saray çevresi ve devlet yönetimi etkilenirdi. Halkın, saraydan uzak yerlerdeki halkın aylar sonra haberi olurdu. Dolayısıyla fazla etkilenmezdi.

Ama 1800’lü yılların sonu 1900’lu yılların başında gelişen milliyetçilik ve ideolojik argümanlar sonucu bütün dünyada olduğu gibi Osmanlıda da bu tarz darbelerin birinci dereceden mağduru artık ya halkın bütünü, ya da hedef alınan ideolojik kesim ve milliyetçi gurup olurdu.

1889 İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu'nda 1908-1918 yılları arasında kısa kesintilerle devlet yönetimine hâkim olup, ideoloji olarak Türkçülüğü benimsemiş olan siyasî bir. Örgüt. Başlangıçta gizli bir dernek olarak kurulan örgüt; anayasanın kabul edilip II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra iktidarı denetleyen bir siyası parti (İttihat ve Terakki Fırkası) halini almış; 1912'de ise iktidar partisi olmuştur. Üyeleri “İttihatçılar” olarak anılır.(2)

Bu örgütün faaliyet gösterdiği yıllar, Osmanlının en çalkantılı dönemi olarak tarihe geçti. Birinci dünya savaşı başladı. Osmanlının toprakları dört bir yandan paylaşılmaya çalışıldı. Gerek bu örgütün Osmanlı bünyesindeki milletleri Türkleştirme çalışmaları, gerekse Rusların kışkırtmaları sonucu, bin yıllardır bu toprakların yerleşik halklarından olan Ermeniler, bağımsız bir Ermenistan hayaliyle galeyana gelip gizli bir örgüt kurdular. Bu olayların sonucunda 1918’lerde Ermeniler çok sayıda ölüm, sefalet ve yıkım yüklü çok trajik bir göç ve sürgün yaşadılar.(3)

Osmanlının yıkılışı sonrasında Cumhuriyetin kurulması ile birlikte çok ciddi bir nüfus mübadelesi yaşanıyor.(4) Hristiyan Rumlar Ülkenin muhtelif yerlerinden Yunanıstana, oradaki Müslüman Türkler de Türkiye’ye gönderiliyor. Böylece Anadolu saf bir Türkleştirilmeye tabi tutuluyor.

Yalnız en büyük sorun Kürtler olarak ortada kalıyor. Bir de Araplar. Sykes-Picot-Anlasması (5) ile Kürtlerin toprakları beş devlet arasında pay ediliyor. Araplar’den 6-7 devletçik kuruluyor. Ve İslam Ortadoğu coğrafyasının hemen her parçası ırkçı bir dikta yönetimi ile tam bir cehennem kazanına çevriliyor. O gün bu gündür bu coğrafyadaki sorunlar hala barışçıl,insani bir çözüme kavuşturulamadı.

Asıl konumuz olan türkiyeye dönersek. Türkiye ittihat ve terakki kadrolarının başı çektiği, batıcı, laik,modernist ve pozitivist ırkçı bir milli şeflik dayatıldı.Oysa Kurtuluş savaşı güya bütün ümmeti muhamedin din,namus,toprak  ve diğer değerlerinin kurtuluşu savaşı idi…1924 Anayasası bu çerçevede idi.Bu Anayasada ülke başta Türkler ve Kürtlerin olmak üzere,bütün anasırı islamın ülkesi idi.ilk mecliste 72 tane Alim,şeyh molla ve Ağa olmak üzere hemen herkesin temsilcileri olan millet vekilleri vardı. Çünkü Türklerin dışındaki bütün unsurlar, en başta Kürtler, herkes cansiperane bir şekilde batılı sömürgeci küfre, gâvura, düşmana karşı savaşmıştı. Fakat bu kadar renkli bir meclis ve millet temsiliyeti yeni cumhuriyetin ırkçı-modernist, laik kadrolarının işine gelmedi. Meclis fesh edildi. İttihatçı jöntürkler kafalarına göre göstermelik bir seçim yaparak kendi politikalarını yarı askeri bir rejim ile ilericilik ve aydın batıcılık adı altında halka dayatmaya başladı. Günlük yaşamda bin yıllardır göreceli bir İslam ve Osmanlı imparatorluk hukukunun egemen olduğu bir topluma günlük yaşamda dayatmacı Fransız laikliği, batı hukuku ve yaşam tarzını esas alan bir anlayışla Hukuk, eğitim, kılık, kıyafet alanında çok ciddi baskılar dayatılmaya başladı.Dini ve hukuk alanında,kadınların  batılı kıyafetlere özendirilmesi.Dil ve harf devrimi ile Medrese ve tekkelerin kapatılması.Kürtçenin konuşulması,yazı ve neşriyatta kullanılmasının kesinkes yasaklanması.Kürtçe konuşan köylülere cümle başına bir koyun cezasının verilmesi.kürt illerinde güzel Türkçe konuşma yarışmalarının başlatılması….gibi uygulamalar toplumu  derinden sarstı.O dönemin raporları ortada.Kürtlerin durumunu çok merak edenlerin özellikle bu raporları çok ciddi bir şekilde incelemeleri gerekiyor.(6)

Bu baskıcı, zoraki bir değişimin başat iki muhatabı vardı. Genel olarak Anadolu’nun dindar toplumu. ikincisi Kürtler. Kürtler iki defa bu ırkçı baskıya maruz kalıyordu. Çünkü Kürtler genel olarak dindardı.Bir de  bin yıllardır Kürt dili,kültürü ve örfü ile yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ve toplum, özellikle Kürtler bunu hiç sindiremedi. Hemen isyanlar başladı.

Ağrı isyanları, Piran,lice,isyanı,Şeyh sait kıyamı ve idamı.Zilan,Bitlis,Sason katliamları,Dersim  isyanı ve Seyyit Rızanın idamı hep bu dönemde yaşandı.Bu isyanlar başlarken Cumhuriyet Devleti hemen istiklal mahkemelerini.Kurdu.Takriri sükun  ve mecburi iskan kanunlarını çıkardı. O dönemde ne kadar insan katledildi.Ne kadarı idam edildi.Net olarak bilinmiyor. Bu konularda çok  kıt bilgilere sahibiz. sahip olduğumuz bilgiler daha çok bir şekilde arşivlerden dışarıya sızan veya devletin yayınlanmasında sakınca görmediği bilgilerdir. Çünkü devletin o dönemdeki arşivleri hala yasak.

O dönemdeki idamların hukuk dışılığına dair sadece iki  çarpıcı olay ile yetinelim.

Birincisi, Şeyh sait kıyamında bir  Kürt gencin idamı. Gencin yaşı 18’den küçük, Türkçe bilmiyor ve okuma-yazması yok. Mahkeme Heyetinin Kararı: Gencin önce idamına, yaşının sonradan büyütülmesine. Ve Türkçesi olmayan, okuma yazma bilmeyen birinin topluma hiçbir faydasının dokunmayacağı hükmünün verilmesine…(7)

İkincisi, Dersim Katliamından sonra, isyan sorumlusu olarak Seyit Rıza ve oğlu idam edecekler. Seyit Rızanın Yaşı 75’ten yukarı. Yasalara göre bu yaştaki insanın asılmaması gerekiyor.Ancak çocuğundan daha küçük birinin şahitliğiyle yaşı idama uygun hale düşürülüyor.  Merhuma, adet olduğu üzre son arzusu soruluyor. Seyyit Rıza oğlundan önce idam edilmesini istiyor… Fakat çok merhametli cumhuriyet hâkimleri bu arzusunun tam aykırısını yapıyor. Önce oğlunu onun gözleri önünde asıyorlar. Sonra onu…(8)

Sonra 60’lardaki27 Mayıs darbesinde 55’lerin Sivas’a Sürgününü görüyoruz.(9).12 Mart 71’lerde Askeri Muhtırayı görüyoruz. 71 ile 78’lerde Sıkıyönetimler ilan ediliyor…12 Eylül 1980’de General Kenan  Evren cuntası her şeyin üzerinden silindir gibi geçiyor.Ne kadar insan öldürüldü.Ne kadar mağdur edildi,tam olarak bilemiyoruz.Ancak onun şu sözü çok meşhurdur. Ülkücüleri ve Solcuları kast ederek,”biz çok adaletli davrandık bir sağdan, bir soldan astık…”(10)

Ki çocukluk yıllarımızda 70’ten 80’lere kadar Kürt Coğrafyası, Kürt illeri  % 100 ile % 90 arasında Kürtçe konuşuyordu. Kürtçe insanların yaşam dili idi.Köylere sivil bir devlet yetkilisi geldiği vakit komşu köylerden Türkçe bilgisi ile meşhur birilerini tercümanlık için çağırırlardı.Bir asker, veya bir gurup asker geldiği vakit suçlu,suçsuz-herkes,özellikle erkekler saklanırlardı.Çünkü kendilerini Türkçe  ifade edemedikleri içi n insanlık dışı bir dayak ve hakarete maruz kalıyorlardı..Mesela rahmetli babam, köy meydanında gafil bir anına denk gelerek bir gurup askerle yüz yüze kaldı.saklanacak imkan da bulamadı.Sırf iyi Türkçe,düzgün Türkçe konuşamadı diye,kendisini insan sanan komutan müsveddesi tarafından yüzüne atılan bir yumrukla iki dişi birden kırıldı,o çocuksu gözlerimizin önünde.(1974).O olayı gören bütün köylü buna tanıktır.Ki  o köy de 90’larda boşaltıldı.11 yıl iskana kapalı tutuldu. 

Sonra Kürt bölgesinde 12 Eylül işkencelerini gördük. Meşhur 5 nolu Diyarbakır Cezaevi işkencelerini… Sonra buna paralel olarak yaşanan PKK Eylemleri sonrasında yaşanan faili meçhulleri. Asit kuyularını. Hakkari’de Kürtlere  dışkı yedirme olaylarını.90’larda ülke sathı ve kürt coğrafyası tam bir bir ölüm tarlası serengetisine  dönüştü.Tanımsız faili meçhuller ve Göz altında kaybedilme furyasını gördük.. Devletin resmi rakamlarına göre kayıtlara düşen 19.500 faili Meçhuller dosyası devletin tozlu arşivlerinde hala açıklanmayı ve adalet bekliyor. Koruculuğu kabul etmediği için boşaltılan, yakılan, yıkılan 4.500 civarında Kürt köyü. Canını, namusunu kurtarmak için 3-4 milyon civarında Kürt insan aç sefil, işsiz bir şekilde şehirlerin varoşlarına sığındı.

Sonrasında 28 Şubatı(1997)yaşadık.(11).Ki biz o dönemin birkaç yıl öncesi üniversite öğrencileri olarak Marmara İlahiyat Fakültesinde başörtüsü eylemlerine katıldığımız vakit, polisten çok fakültenin önemli yetkililerinin, bizzat dekanının elindeki sopalara maruz kalıyorduk.

Bütün bunların ardından çok ilginç artılar ve telafisi güç eksilerle dolu 15 yıllık bir Ak P iktidarları dönemini yaşadık. Yaşıyoruz. Toplumun tümüne, özellikle Kürtlere tam bir yalancı bahar şoku yaşatan, propagandası ile yüzü toplum açık ama içeriği itibariyle gizli kapaklı, samimiyetten uzak bir “Çözüm Süreci”ni yaşadık. Süreç, zavallı halkın, yani genel itibariyle Türklerin ve Kürtlerin değil, onlar adına iş tutma iddiasında olan, tarafların, aktörlerin işlerine gelmedi. Ülkede legal bir seçim yapıldı. Bu da birilerinin işine gelmedi.

Ve karanlık, kirli bir savaş dönemine tekrar girdik. Kürtleri kurtarma iddiası olan bir örgüt savaşmak için müsait pek çok yer ve zemin dururken, bütün insanlığın karşı olduğu,  meskûn mahaller, sivillerin yaşam alanları olan evleri savaş mevzileri olarak kullandı. Sokak aralarına hendek kazdı. Bu ancak ve ancak akıl ve vicdan tutulması olsa gerek. Buna karşılık bir devlet kendi sivil vatandaşlarının, çocukların, hastaların, yaşlıların yaşam alanları olan sokak ve mahalleleri tank, top gibi ağır silahlarla dövdü. Buna da akıl ve vicdan çürümesi demek gerek. Sivil yaşam açısından belki de dünya tarihinde ilk defa böylesi ağır bir akıl ve vicdan tutulması yaşandı. Pek çok sivil yaşamını yitirdi. Pek çok ilçe,yerleşim alanı,illerin büyük semtleri büyük bir yıkım yaşandı.Yine yüz binlerce Kürt insan aç  ve sefil bir zorunlu göç mağdurluğunu yaşadı.

Bunun hemen sonrasında yine karanlık darbeler türbülansına girdik. Millet olarak haberimizin olmadığı, askerin yine başrol oynadığı ve aynı zamanda hükümet ortağı da olan “Feto Cemaati” üyeleri olarak bilinen kimi sivillerin desteklediği söylenen 15 Temmuz 2016 darbe karanlığını yine yaşadık. Sonra hükümet darbeyi bastırdı. Darbe sıcaklığında Hükümet Sözcüsü.” Bu millete karşı değil, devlet için yapılmış bir OHAL’dir. Devlet içindeki çetelere karşı ilan edilmiştir. İnşallah 1-1,5 ay sonra kaldıracağız” demişti(12).

 2016-2017-2018 hala OHAL’deyiz. Ve bu OHAL’in ne zaman sona ereceğini bir Başkan bir de Allah biliyor.Peki, bu askerlerin başlattığı, ancak sivillerin onları bastırıp kendi lehlerine çevirdiği post modern Sivil Darbede nelere yaşandı? Yaşanıyor…?

Bir askeri darbede hangi mağduriyetler ve kısıtlamalar yaşandıysa bu sivil darbede de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyler yaşandı, yaşanıyor diyebiliriz. Tek bir farkla, askeri darbede bu eylemler askeri darbe yasaları veya genelgeleri ile yapılıyor. Bu işlerin yürütücüleri askerler olurdu. Burada ise her şey hükümetin çıkardığı KHK’ler ile yapılıyor ve yürütücüsü siviller. Allahtan bu ülkede idam cezası yok. Yoksa şimdi pek çok idama şahit olurduk, tıpkı İran’da olduğu gibi… Fakat idamları aratmayan siyasi, hukuki ve ekonomik hak kısıtlamaları yaşanıyor bu ülkede. Binlerce insan ya KHK’lerle işlerinden atılıyor. Ya da güvenlik soruşturması gerekçesi ile önleri kesiliyor. Sivil Siyasetçi, insan hakları savunucusu, Gazeteci, akademisyen ve fikir insanlarına terör propagandası bahanesi ile hepsinin toplamında binlerce yıllı bulan hapis ve ömür boyu cezalar veriliyor. İtiraz edebilecekleri adil bir merci yok…

Öyle bir korku tüneli hâkim ki, meclis, milletvekilleri,  muhalefet, hükümet aykırı bir şeyi dile getiremiyor. Bütün özellikleri ile savaşa, savaş bile demekten korkuluyor. İnsanlar sosyal medyada mevcut devlet ve hükümetin politikalarına ters bir şey dile getirmekten korkuyor. Öylesine tuhaf dramlar yaşanıyorki, kimsenin ruhu bile duymuyor. Mesela sosyal medyada şu öğretmenin dramı çok konuşuldu. Öğretmen Gökhan Açıkkollu gözaltında işkenceye dayanamayarak, kalp krizi sonucu ölüyor.1,5 yıl sonra evine göreve iade yazısı gidiyor…(13) Yandaş medyada yer bile bulamıyor. Tık yok… Bu örnekleri çoğaltmamız mümkün…

Şimdi bu sivil darbe veya OHAL hükümeti idaresinde asıl ne oluyor? Esas onu görmemiz gerekiyor. Daha önceki darbelerin hemen hepsi Sekter seküler militarist bir anlayışa sahip asker ya da asker kökenlilerce yapılıyordu.

Ama bu sivil idarenin en bariz bir özelliği en tepeden, en tavana kadar kendini dine nisbet etmesi. Kendilerini muhafazakâr veya dindar olarak topluma, dış dünyaya yansıtmaları. Bütün çalışmalarından Allah, Kuran, din, peygamber, siyer, fıkıh, tefsir, şeriat, vicdan. Adalet. Merhamet… gibi maneviyat yüklü kavramları referanslar göstermeleri. Ama buna rağmen toplumda çoğunluğun memnun olmadığı, herkes için geçerli olan gerçek bir hak ve adaletin pratiğe yansımaması. Toplumda adil bir sorgulama kültürünün giderek zayıflaması. Hurracı, katliamcı bir linç kültürünün gelişmesi. Çürümüş, yozlaşmış bir ahlaksızlığın yaygınlık göstermesi. Toplumda tölere edilebilir Sosyal ve Ekonomik bir Adaletin olmayışı.

 Örneğin bir yandan 1100 TL’lik Emekli maaşı,1400 TL’lik asgari ücretle,düşük tarım ve hayvancılık  gelirleri ile  sefalete talim eden toplumun % 75- 80’i .Bir yandan işten atılma,ceza ve sürgün yeme korkusu ile her şeye eyvallah diyen bir devlet Bürokrasisi.Öte yandan milyon dolarlık ihalelerle köşe dönme sefahatini yaşayan “ Seküler kapitalist bir konfor ve yaşam mukallidi dindarımsı bir üst tabaka” ve  15-20-30-40 milyon maaş alan Devletin üst tabakası.Dün sırf dindar olduğu için zulümden yakınan bir dindar üst sınıfın bu gün o zulümde katkısı ve rolü çok belirgin olan katı ırkçı, milliyetçi bir kesimle güya, yerli, milli bir ittifak söylemi ile toplumu milliyetçi-ırkçı bir kıskaca alan bir yönetim anlayışının sergilenmesi…

İşte son derece vasat bir bilgi ile dinden haberdar toplumun, geniş bir kesimi, gerek bu ülkede, gerekse İslam Ortadoğu coğrafyasında bütün bu açık ve uç çelişkileri dinin kendisinden belleyip dinden soğumaya. Dinsiz ya da dine ilgisiz bir anlayışa sürükleniyor.

Çünkü mevcut verilerden yola çıkarak dinin çok ciddi zulüm,çelişki ve sahtekârlıklar ürettiğine inanıyor.Bu da yakın gelecek kuşaklarda ciddi bir din karşıtı anlayışın gelişmesine yol açıyor.Bu konuda bütün Müslüman âlimlerin,idarecilerin,idarecilerin insanlığın selameti,gelecek kuşaklara barışçıl,yaşanabilir bir dünyayı miras bırakabilmeleri için acılan bu çelişkileri izale etmeleri gerekir.Gerek bu ülkede yaşayan bütün farklı kesimlere gerekse dünyanın bütününe şu mesajı çok açık ve net bir şekilde iletmeleri gerekir.

Darbe ve Zulüm, Haksızlık ve Adaletsizlik, Hiçbir hakkaniyeti olmayan barbar bir savaş kimden gelirse gelsin. Kime karşı yapılırsa yapılsın karşı çıkalım. Karşı duralım. Din, mezhep, ırk, milliyet, Dil, Cinsiyet, ideoloji ve anlayış farkına bakmadan bakmadan karşı duralım. İnsan olduğumuz için. Müslüman olduğumuz için. Kendi soyumuz ve türümüzle aynı dünyayı, aynı suyu, havayı ve toprağı paylaştığımız için karşı duralım. Bütün canlıların ve doğanın selameti için, yaşanabilir dünyanın mümkünlüğü için karşı duralım…

Cebimizdeki son kuruşu,elimizdeki son imkanı da bütün insanların onurları ve haklarıyla birlikte yaşayabilecekleri bir dünya için harcayalım.Irkçılık ve ayrımcılık haramdır.Felakettir….Bu anlayışı hakim kılmazsak  hangi din,ırk ve anlayıştan olursak olalım bu darbeler ve zulümler bataklığından kurtulamayız…

Barışın ve birlikte yaşamanın herkes için mümkün olduğu aydınlık yarınlar umuduyla…

 01 Mart 2018/ Diyarbakır

-----------------------------------

(1) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/kardes-katli-ve-fatih-kanunnamesi-1176945/

(2) http://www.mynet.com/cevaplar/ittihat-ve-terakki-kac-yilinda-nerede-kurulmustur/5978995

(3) https://tr.boell.org/tr/2015/07/14/yuz-yillik-ah-diyarbakirin-1915-hafizasi

(4) http://ozhanozturk.com/2017/08/30/1923-turkiye-yunanistan-nufus-mubadelesinde-karadenizli-rumlarin-durumu/

(5)  http://www.bitlisname.com/2016/05/11/kurdistani-bolen-gizli-plan-sykes-picot-antlasmasi/

 (6)  http://www.aljazeera.com.tr/dosya/cumhuriyet-tarihi-kurt-raporlari

(7)  http://www.yeniakit.com.tr/haber/seyh-said-isyani-bir-kurt-isyani-degil-islami-bir-kiyamdir-4097.html

(8)  https://www.cafrande.org/seyit-rizanin-kabul-edilmeyen-son-istegi-beni-oglumdan-once-asin/

(9) http://www.gazetebilkent.com/2015/02/20/modern-kurt-hareketinde-sicrama-sivas-kampi-ve-55ler-vakasi/

(10)  https://www.takvim.com.tr/siyaset/2012/11/21/bir-sagdan-bir-soldan-astik-cunku

(11) https://www.youtube.com/watch?v=GuPnv4_f3us

(12)https://www.memurlar.net/haber/597663/kurtulmus-1-1-5-ay-icinde-sonuc-alip-ohal-i-kaldiracagiz.html

(13)http://www.mynet.com/haber/guncel/gozaltinda-iskenceden-oldu-kahreden-gercek-ortaya-cikti-3789652-1

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.