1. YAZARLAR

  2. Nedim ERDOĞAN

  3. ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR.
Nedim ERDOĞAN

Nedim ERDOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR.

A+A-

Toplumsal hayatın, toplumsal düzenin temel düzenleyici kuralları/ yasaları vardır. Eğer bu kurallar adaletle uygulanmazsa, pratize edilmese; toplumsal kargaşalar, toplumsal ayrışmalar baş gösterir. Düzen yerine, kaos hakim olur. Unutmamak gerekir ki, adalet vücuttaki kalp misalidir. Hz Ömer’in deyimiyle “ Adalet mülkün temelidir.” Kıstası bizim için önemli bir ölçüttür. Çünkü kâinatta yaratılan her canlı bir düzen, bir mizan ölçüsünde yaratılmıştır.

Yaratılan bu canlıların; yaşam alanları, nesillerinin devamı, kendilerini ifade etmek için fıtratlarına uygun yaşam alanları dizany edilmiştir, yüce yaratıcı ( Allah) tarafında. Tabi iktidarlar, muktedirler bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda bozmaları ayrı bir konudur, bu anlayış aynı zamanda zulümdür. Unutulmamalı ki devletlerin, oluşumların dini adalettir.

Bir yerde, bir toplumda, bir ailede, bir grupta, bir oluşumda; düzenin, barışın, fikir zenginliğin, kültürel çeşitliliğin, mutluluğun olması için orada uygulanan; kuralların, kaidelerin, yaptırımların veya hak ve özgürlüklerin herkes için uygulanması gerekir ve bunlardan herkesin adaletli bir şekilde yararlanması gerekir. Yoksa zengine, fakire, amire, memura, köylüye, şehirliye, makama, koltuğa göre muamele edilmeye başlandı mı zulüm içinde zulüm türer. Unutulmaması gerekir ki, insanlar, toplumlar, devletler ve her türlü oluşumun paradigmasında düzen ve yarar söz konusudur. Bu yapılar hitap ettikleri kesimlere/ kitlelere hizmet götürme amacı ve yarar sağlanma anlayışı söz konusudur.

Bunun ispatı ise icraatlarıdır/yaptıklarıdır. Teorinin, en önemli geçerliliği onun uygulanmasıdır/ pratize edilmesidir, sosyal hayata karşılığın olmasıdır. Bu durum insanlık tarihi boyunca var olagelmiş, geçerli bir durumdur. Peki, bir devletin, bir kurumun, bir fikir akımın meşrutiyetinin en büyük delili nedir veya ne olmalıdır? Tabi en önemli ve belirgin özelliği uygulamış olduğu adalettir, icraatlarının insani olmasıdır. Yoksa benim gibi düşünmeyen, benim gibi konuşmayan, benim gibi hareket etmeyenin yaşama hakkı yoktur anlayışı gayr-ı insani uygulamadır. Firavuni mirasın mantığıdır.

Tabi adalet derken; şaha, padişaha, ağaya, köylüye, amire, memura, zengine fakire göre değişmeyen adalet anlayışı... Yoksa günümüzün; lastikli kanunlarıyla adalet sağlanmaz. Unutmamak gerekir ki, Kur’an-ı Kerim’in temel esaslarından biride adalettir.

Tabi bu durum söylemlerle, hamasi nutuklarla olacak bir durum değildir. Bu ancak uygulamayla/ pratikle olur. Yoksa dostlar pazarda görsünlerle olacak bir durumda değildir. Hele de bir topluma önderlik/ liderlik edecek kişilerde bulunması gereken en önemli hasletlerden birinin adaletli olmak olduğu unutmamak gerekir. Şunu belirtmek gerekir ki; topluma önderlik/ liderlik edenler topluma hizmetkârdır, toplumun derdine çare üretmektir, yaralarını sarmaktır. Yoksa koltuk benim, hüküm benim istediğimi azad eder, istediğimi zindanda çürütürüm anlayışı despoztizmdir, istibdattır, zorbalıktır, sömürü anlayışıdır.

Hz peygamber, “ Bir toplumun efendisi o toplumun hizmetkârıdır.” der. Ya günümüzün mütevazı liderlerine, amirlerine ne demeli! Peki, toplumsal barış ve huzur nasıl sağlanır? Tabi hukuk önünde herkesin eşit olmasıyla, herkesin hak ve özgürlüklerden eşit ve adaletli bir şekilde yararlanmasıyla olur. Şahsın/ bireyin hataları ve yanlışları ancak bireyi bağlar, anlayışını temel prensip belirleyerek ve bunu uygulayarak olur.

Yoksa bireyin yanlışlarıyla, eksiklikleriyle; toplumu, dostları, yakınları sorumlu değildir. Çünkü suç suçu işleyeni bağlar. Tabi modern dünyanın egemen anlayışları adaleti mahzayı değil, adaleti izafiyi baz aldıkları için kanunun uygulanması keyfi bir duruma dönüştürülmüştür. Bu durumda zulüm zulmü doğurmuştur. Şunu da bilmek gerek ki, devletin dini adalet olduğudur. İnsan, düşündüğünü, bildiğini, inandığını söylemekte, açıklamakta özgürdür bu durum hem insanidir, hem de hukukidir.

Konuyla ilgili Bedüizzaman Said Nursi şunu der: “ Sizin adalet namı altındaki cezalarınız yalnız vehminizi müteessir eder. Birinizi hırsızlığa niyet ettiği vakit millet, vatan maslâhatı,( Menfat) menfatı hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse ( ortaya çıkma) hükûmet de onu hapsetmek ihtimalini hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vâhimesi( Kuruntu duyusu) cüz’î bir teessür hisseder. Halbuki nefis ve hissinden çıkan, hususan ihtiyacı da varsa kuvvetli bir meyelân( Meyletme) galebe eder. Daha o fenalıkta vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emri ilahi ile olmadığından, o cezalarda adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek hakiki adalet ve tesirli ceza odur ki: Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.

İşte bu cüz’ î sirkat( Hırsızlık) meselesine sair küllî ve şümullü, ahkamı ilahiye kıyas edilsin. Ta anlaşılsın ki: Saadeti beşeriye dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise doğrudan doğruya Kur’an’ın gösterdiği yol ile olabilir..”

Günümüz dünyasına baktığımızda; zulmün adı adalet, zorbalığın ismi mertlik, haklının ismi isyankâra çıkartılmıştır. Unutulmaması gerekir ki, hak, hukuk adalet herkese gerekli olan bir gerçekliktir. Yoksa hakkı birkaç kuruşa satmak fayda getirmeyecektir. Bir yerde küfrün devamı olabilir ama zulmün devamı olamaz, zulüm uzun sürmez, tarihteki zorbaların, tahakkümcülerin durumuna tarih şahittir. Adalet, beşere şah damarı kadar gerekli olan bir ihtiyaçtır.

Yazımızı İslam Tarihinde, Hz. Ali’nin bir kısasıyla bitirmek istiyorum. Hz Ali’nin bir zırhı kaybolur. Halifelik niteliğini kullanarak zırhını elinde gördüğü hırsızı yakalamaz da mahkemeye başvurur. Hz Ali ve hırsız zanlısı mahkemeye çıkar. Kadı, “ Otur ya Ebû el Hasan .” diyerek Ali’ye (r.a.) yer gösterir. O ise, kadının kendisini lakabı ile çağırıp, diğerini ismen zikretmesine kızar. Sonra kadı, dava sahibi müminlerin emirine şikâyetini sorar. Ali(r.a.); “Zırh benimdir, onu ne sattım ne de hediye ettim.” der. Kadı, Yahudiye’ye; “Müminlerin emirinin dediklerine ne diyorsun?” der. Yahudi; “ Zırh benimdir. Ama müminlerin emirine yalancıdır da demiyorum.” der. Kadı, Ali’ye (r.a) “ Ey müminlerin emiri bir belgen var mı?” deyince Hz Ali güler ve “ Hayır bir belgemde yok” der. Kadı da zırhı Yahudi’ye bırakır.

Peki, şöyle bir soru soralım çağımızın; emirlerine, devlet başkanlarına, bakanlarına müsteşarlarına, amirlerine, müdürlerine acaba kendilerini böyle ince bir anlayışın neresinde görüyorlar? Kendi yetki ve görev alanlarında ne kadar adaletli olabiliyorlar veya adaletti sağlamak için makamı araç olarak mı kullanıyorlar, yoksa bulundukları noktada kendilerini her şeyin üstünde görüp kendilerini putlaştırıyorlar mı, bunu biraz tefekkür etmeleri gerekir.

Gerçi eleştiri kültürünün olmadığı her yerde, oluşumda, istibdat, putlaşma doğal bir hal alır. Adalettin olabilmesi ve toplumun her kesimine yansıması için eleştiri kültürünün ve hak arama arayışının bilinci sürekli diri tutulması gerekir. Bedüizzaman; “ Bir halk kendi hukukunu bilmezse ehli hamiyet dahi müstebit olur.” der. Selam, duayla…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum