1. HABERLER

  2. ÖZEL DOSYA

  3. Başkanlık 'Arzusunun' İtiraf Edilmeyen Bireysel ve Toplumsal Saikleri Üzerine (Psikoanalitik bir yaklaşım)
Başkanlık 'Arzusunun' İtiraf Edilmeyen Bireysel ve Toplumsal Saikleri Üzerine (Psikoanalitik bir yaklaşım)

Başkanlık 'Arzusunun' İtiraf Edilmeyen Bireysel ve Toplumsal Saikleri Üzerine (Psikoanalitik bir yaklaşım)

İslami Analiz köşe yazarlarından Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlhami Güler yazdı: Başkanlık 'Arzusunun' İtiraf Edilmeyen Bireysel ve Toplumsal Saikleri Üzerine (Psikoanalitik bir yaklaşım)

A+A-

 Size kimlerin hükmettiğini öğrenmek istiyorsanız, sadece kimleri eleştirme izniniz olmadığını bulun”

 
Başkanlık sistemini gündeme getirip savunanlar, bize temel gerekçe olarak siyasi istikrar ve hızlı hizmet vâdinde bulunuyorlar. El hakk doğru. Karar alma süreçlerinin tekleşmesi, bu beklentileri verir. Fakat bu talepte bulunanların ve bu talebi onaylayan muhafazakârların yegâne gayeleri bunlar mıdır? Yoksa söylenmeyen başka saikler yok mudur? Veya bu sistemin dillendirilmeyen sakıncaları nelerdir? Psikoanalitik bir analiz yapmak gerekiyor.
 
Sayın Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan’ın parlamasının/kahramanlığının/karizmasının arkasında yatan temel saikin seküler cumhuriyet devrimlerinin muhafazakâr-dindar çoğunlukta yarattığı mağduriyetin sözcülüğünü fedaice/cesurca (ölümü göze alarak) yapmış olmasıdır. Cesaret, tehlike karşısında şerefli olan davranışı seçme eğilimidir. Doğru bildiğimiz uğruna korkuyu yenebilme eğilimidir. Uğruna korkuyu yendiğimiz eylem veya ilişki, ahlaki doğru değilse, “Mafya” ortaya çıkar.
 
Muhafazakâr-dindar kitle, İdeallerini ve de menfaatlerini onda gördüğü ve iktidarında bulduğu için, iki binden itibaren onun arkasında durmaktadır. Liderin karizması kadar, devletin “rant dağıtımı” aracı ve “velinimet” oluşu, muhafazakâr kitleyi bloklaştıran temel iki saiktir. Seksenlere kadar “Milliyetçi-Mukaddesatçı” olan bu kitle, İki binlere kadar (T. Özal’lı yıllar) İslami kodlardan gelen “kanaatkârlık”ı terk ederek sınırsız Kapitalist tüketim kalıplarına alıştırılmasından sonra, büyük ölçüde “Muhafazakâr-Maddiyatçı” bir sosyal karaktere evirilmiştir. “Haram”ları domuz, faiz, zina ve içki olarak; farzları ise namaz, oruç, hacc-umre ve zekât olarak kodlayan birçok “dindar”, -Alev Alatlı’nın vukufiyetle vurguladığı gibi- günlük hayatta birçok “haram”ı “kitabına uydurarak” veya “hile-i şeriyye”ler ile” yasa”llaştırmakta/”mubah”laştırmaktadır.
 
Kur’an’ın, devlet yönetiminde veya siyasal aksiyonda salt inanç aynılığı (5/2) ve akrabalık aidiyeti (aile-kabile-etnisite) veya kişisel çıkar saiki ile değil (4/135); adalet ve zulüm kriterlerine göre davranılmasını tavsiye ettiği (60/9) bilinmektedir. Sünni muhafazakârlığın (inanç aynılığının), istikrar ve toplumsal çıkar sağlamanın ötesinde, devlet yönetiminde “güvenilir” bir kod olmadığını, bu ideolojinin kendi iç teolojik-ideolojik çatışması (The Cemaat-Ak Parti ayrışması) ile ülkeyi yıkılmanın eşiğine getirmesi ile gördük. Umarım, bundan bir ders çıkarılabilir.
 
Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan, Platon’un ve Farabi’nin siyasal teorilerinde önerdiği ve günümüzde A. İ. Begoviç ve R. Gannuşi örnekliklerinde olduğu gibi “Bilge” bir figür değildir. Humeyni gibi salt dini bir karizmatik (Ayetullah) lider de değildir. Mısırda M. Mursi, Filistinde Halit Meşal örneklerinde olduğu gibi, inanmış cesur bir kişiliktir. M. Akif, N. Fazıl ve S. Karakoç’tan ezberlediği bazı mısralar ile hamasi/şiir-seven bir liderdir. Bu şairlerin teolojisini-düşüncesini detaylı olarak bildiği kanaatinde de değilim. Akılları ikna etmekten (hikmet) çok, duyguları idare etmesini iyi biliyor. Karakterindeki “Kasımpaşalılık” yanında, fikri beslenmesinde “İmam-Hatip” lisesinde aldığı kültürün dışında, felsefi-teolojik bir derinliği yoktur. Pratik siyasetten geldiği için, onu iyi becermesine rağmen; “Devlet adamlığı” tecrübesi  -rahmetli Erbakan ile mukayese edildiğinde- biraz zayıftır. Köprüler yaptırıyor; ama kalpleri telif edemiyor, kıtaları birbirine bağlıyor; ancak insanımızın tümünün kalplerini birbirine bağlayamıyor. Dışarıdan ülkeye yapılan büyük saldırılar esnasında “milli birlik”ten bahsederken; kendini güçlü hissettiği zamanlarda muhalefet olan diğer  % 50’yi aşağılamayı devamlı sürdürüyor.
 
Son on beş sene boyunca seküler(CHP) Türkler ve seküler Kürtler(HDP-PKK) yönetimden uzak durumdalar. Devletin “rant dağıtıcı” ve “velinimet” imkânlarından yoksunlar. Başkanlık sistemi ile bu durum kalıcı hale getirilmek istenmektedir. CHP, geçmişte yaptıklarından; HDP ise, ilerde yapacaklarından (ülkeyi bölmek) dolayı, iktidar ortağı olma imkânları ellerinden alınmış olacak. İki partiye dayanan “Başkanlık” sistemi, muhafazakâr-milliyetçi blokun %65’lik kemikleşmiş oy oranı (Tarihsel Blok) dikkate alındığında, fiilen “Tek Parti” yönetimine geçeceğimiz kesin gibidir. Gelişmiş ülkelerin deneme yanılma yolu ile acı çekerek ve “Tümevarım” ile geliştirdikleri ve toplumsal güvenlik ve adaleti temin eden “Kuvvetler Ayrılığı” ve temel hakları garantiye alan “Fren ve Denge” sistemine büyük ölçüde son verip, devlet gücünün neredeyse tümünü bir elde toplamak, bir akıl tutulması değil midir? “Gemide bir kaptan vardır/Gerisi, mürettebat. Vücutta bir kalp vardır/Gerisi, teferruat” anlayışı, gemiyi ve vücudu bir kişiye bağlayarak onları tehlikeye atmıyor mu? Bu anlayış, derinden bakıldığında sorumluluktan kaçan bir tür kurnazlık ve eşitlikten kaçan bir tür kölelik zihniyeti değil midir? Bin küsur seneden beri saltanat siyasetinden, İttihat ve Terakkiden, Tek parti dönemlerinden hiçbir şey öğrenemedik mi?
 
Mutlak gücünü Kur’an’da “adalet” ve “rahmet” ile sınırlandırmış (6/12, 5/8) bir Allah tasavvuru yerine; Eş’ariler tarafından “Hikmetinden sual olunmaz” kontrolsüz bir güç tasavvurunun ikame edilmesi, “Kadercilik” adı altında Müslümanların özgürlüğünü-öz güvenini felç ettiği gibi; yetkileri yasa/hukuk tarafından sınırlandırılmamış veya aşırı yetkilendirilmiş bir “Başkan”ın Devlet gücünü topluma karşı kullanmasından emin olmayan bireyler, kendilerine “oto-sansür” uygulayarak yanındakinden veya Sultandan korkarak benlikleri-özgürlükleri/özgüvenleri felç olabilir. İki tane güç gösterisi, her şeyi bitirebilir. Tersinden, isyana da sebebiyet verebilir. Böylesi durumlarda devlet, “Polis Devleti”ne dönüşür.
 
Ak Parti iktidarı, sivil toplumun alabildiğine zayıf olduğu ve devletin “rant dağıtım aracı- velinimet” olduğu Türkiye’de son on beş sene boyunca bunlardan uzak kalan bu kesimlerde(CHP-HDP) sayın Erdoğan’a karşı -hem ideolojik, hem de ekonomik saikler ile- bir kin ve nefret yarattı. Bu durum, tersinden sayın Erdoğan’da doğal bir korku yaratmış olabilir. Parlamenter sistemde İktidardan düşmesi halinde başına neler gelebileceğinden emin olmadığı için, sayın Erdoğan, iktidarda kalmak istemekte gibidir. 2010’lardan itibaren “İslamcılık” politikaları, ABD ve AB nezdinde de bir nefret yarattı. Başkanlık sistemi, onlara karşı da kendisi için bir sigorta niteliğindedir. Bu sonucun oluşmasında muhalefetin politik zaafiyeti ve ABD-AB’nin Türkiye’nin bağımsızlaşması-güçlenmesinden (ve de “İslamlaşma”sından) rahatsızlıklarını unutmamamız gerekir.
 
Devlet olmanın en doğal ve doğru yolu kurallara bağlı kalıcı kurumsal yapılar oluşturmak iken(Şura); İslam toplumlarının tarihinde olduğu gibi, devleti bir kişi kültü ile dolayımlamak, onu tesadüflere ve risklere açık hale getirmektir. Bir kişinin kararları veya onun geleceğinin bütün bir toplumu mutlak olarak ve geniş boyutlarda etkilemesi, maslahat açısından “Bütün yumurtaların bir sepete konulması” gibi akıllıca olmayan bir yoldur.
 
Ak Partili siyasetçi ve bürokratlar, sayın R. T. Erdoğan’ı “koçbaşı” olarak kullaharak, -kurumsal yapılar yerine- onun gururunu okşayacak şekilde ona “sensin yiğidim” diyerek, onu ileri sürerek-arkasına gizlenerek, sorunların çözümüne kurumsal yapılar içinde kendi katkılarını yapmak yerine; kararları ona bırakarak hem onu –içte ve dışta- hedef haline getirip sorumluluktan kaçmaktadırlar; hem de ülkenin kaderini bir kişinin arkasına/iradesine bağlayarak ülkeye kötülük yapmaktadırlar. Bireysel bilinçlerini tek kişiye mutlak olarak teslim etmenin sonucunun ne olabileceğini –değişik bir tecrübe ile- 15 Temmuz gecesi toplum olarak gördük. Tek adam idaresinin seküler biçimi ile dinsel biçimi arasında büyük bir fark vardır. Seküler tarzda/durumda bir şekilde bu kişiye karşı çıkma, eleştirme, dönme/pişmanlık, isyan, ayıkma imkânları bilinç düzeyinde bir nebze daha kolaydır. Ancak dinsel biçiminde bu imkânlar hayli zayıftır. Çünkü seçmenler, müritler veya bağlılar, Tanrısal desteğin bu kişi ile birlikte (karizma) olduğuna inanırlar; yaptığı hatalar, tevil yoluyla daima temize çıkarılır. En önemlisi de, rasyonel eleştiri imkânları bütünü ile ortadan kaldırılır. Gerekçelendirme, seküler politik dilde olduğu gibi “doğru-yanlış” veya “kâr-zarar” üzerinden (muhalefet) değil; “hak-batıl” ve “ihanet-sadakat” söylemi üzerinden yürür hale gelir. Siyasi, entelektüel ve teolojik alanlar, liderin bütün bu alanlara (nahak yere) nüfuz etmesinden sonra anlamsız, işlevsiz, etkisiz hale gelir; söz, biter. Liderin yedeği olmadığı ve siyasi alan boşaltıldığı için, liderin ölümü ile –Allah geçinden versin- toplum kaosa sürüklenebilir. Siyasi söylemin din üzerinden kurulması(İslamcılık), aslında “fani” ve “bizim gibi/içimizden biri” olan siyasi lidere Tanrı, Kur’an, İslam’ın taşımış olduğu manevi-yüce-mutlak-kutsal havayı sessiz veya sesli olarak onun etrafında oluşturur. Hele buna “Milliyetçilik” saiki/motivasyonu da eklemlenmiş ise(MHP), söylemin gücü iyice ağırlaşır/güçlenir. “Kral çıplak” hikâyesinde olduğu gibi, bu gerçeği, ancak bir çocuk saflığı görebilecek hale gelir.
Ak Partili seçmen, bir yandan Tayyip beyi koçbaşı olarak mağduriyetinden sorumlu tuttuğu kesimlere karşı kullanırken; aslında feminen bir psikoloji ile de ona teslim olmaktadır. “Gelene ağam, gidene paşam” diyen Anadolu halkının, böyle bir tarihsel-siyasal kurnazlığı/tecrübesi vardır. Muhafazakâr taban, geleneksel sürü psikolojisi ile kendine bir “çoban”  bulmuştur(sayın cumhurbaşkanımız, sarayda çiftçilere çobanlığın felsefesini yapmıştı). Çocuk psikolojisi ile kendine bir “Baba” bulmuştur. İdeolojik olarak kendinden olmayan efendilerin “parya”sı olmaktan kurtulmak için, kendinden yeni bir “efendi” yaratmıştır: “Reis var; yeis yok.” Vatan savunmasında dişini tırnağına takarak ölmeyi bildiği halde;  kamusal sorunların çözümünde sorumluluk alarak taşın altına elini koyma, gövdesini siper etme yerine; işleri bir Patrona ihale etmiştir. Politik sorunların çözümünün, kolektif ve kurumsal bir zekâ gerektirdiğini unutarak, salt “yiğitlik”  ve “saflık/dürüstlük” ile çözüleceğini sanmıştır. Liderimiz, -Allah var- yiğitlikten, inşaattan, altyapıdan (otoyol - hastane - havaalanı - tüp geçit…), seçim kazanmaktan/siyasetten, müteahhitlikten anlıyor; ancak, modern toplumun zorunlu gerekleri olan eğitimden, bilimin öneminden, sanayi ve teknoloji yaratmanın gerekliliğinden ve öneminden, , mimariden, teolojiden, sanattan, kendinden olmayanları “idare etmekten (yönetişim)” fazla bir behresi yok. Bir insandan bunların tümünü beklemek de haksızlıktır. Önemli olan, kurumsal/ortak akıl ile (Şura) bu alanları ihya etmektir. Bu arada “Dost acı söyler” deyişini dile getiren yine bu halkı, bu keşfinden dolayı tebrik etmek gerekir.
 
EK
 
İtibar edenler için, son olarak sözü kitle psikolojileri üzerinde ciddi çalışmaları olan psikanalist Erich Fromm’a bırakmak istiyorum: “ Freud, içimizdeki gerçeklerden büyük bir kısmının bilinçli olmadığını, buna karşılık, bilinçli olanların da “gerçek” olmadıklarını fark etmiştir. Derindeki bu içsel gerçeğin araştırılması çabası, gerçeğin yeni bir boyutunu ortaya çıkarmıştır. “Bilinç dışı” olgusunu bilmeyen birisi, bildiklerini söylediği zaman, tüm gerçeği dile getirdiği kanısındadır. Bildiklerimiz, sezdiklerimiz veya kısaca farkında olduklarımız konusunda samimi (hasbi) olsak bile; söylediklerimiz yalan, yanlış olabilir. Çünkü içimizdeki gerçek yaşantıları yansıtmayan bilincimiz, bizi kolayca yanıltabilmektedir. Örnek olarak, savaşçı (biz “aktif” diyelim. İ.G.) politikalar izleyen bir lider, güttüğü politikaların ve aldığı kararların temelinde vatanseverlik duygusu ve yurduna hizmet sorumluluğu gibi yüce ülkülerin yattığına samimiyetle inanmasına rağmen; gerçekte kendine onur sağlamak amacıyla böyle davranıyor olabilir” (vurgu Fromm’a ait). “Bir toplumun içinde bulunduğu şartların çok güç olduğu; daha iyisini (mevzumuzda Demokrasi-Şura. İ.G.) bulma veya yapma ümidinin kalmadığı hallerde, insanların çoğunluğunun “hayallere” kapılması (mevzumuzda “Başkanlık” İ.G.) ve onlara sahip çıkması beklenir. Çünkü gerçeğin bilinmesi (sorunların çözümünün zor ve karmaşık oluşu. İG), onları daha fazla rahatsız edecektir. Zayıf düşen ve çöken sınıf ve toplumlar, hayallere en çok saplanan ve bel bağlayan guruplar olarak bilinir. Çünkü acı ve çözümsüz gerçeğin onlara kazandıracağı fazla bir şey kalmamıştır.”… “Şüphesiz ki kişiler, sosyal sansürün kuvvetli olduğu durumlarda kendi hayatları ile ilgili realiteleri bilinçdışı tutmaya özel bir dikkat ve gayret sarf edeceklerdir. Sözgelişi, güçlüye saygılı olmayı öğreten bir sistemde –ki burada eleştiri bilincinin bastırılması gerekir- oğullar, babalarını daha az eleştirmekten ve daha çok “sevmekten-saymaktan” yana görüneceklerdir.”… “Rasyonalizasyon, belli bir eylemin mantıklı ve haklı bir temele dayandığını göstermek, aslında eylemin kişisel ve bilinçli düşünceye ters düşen güdülerin eseri olduğunu “gizleme” çabasıdır. Rasyonalizasyon, kişiye yanlış hareket ettiği izlenimini vermeden kişinin akıldışı hareket etmesine izin veren bir aldatmacadır…” (E. Fromm, Çağımızın Özgürlük Sorunları. Çev. B. Güvenç. İst.1973. s 110-111; 155,156, 157)
 
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.