1. YAZARLAR

  2. Nedim ERDOĞAN

  3. BİR HİKÂYEM VAR
Nedim ERDOĞAN

Nedim ERDOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

BİR HİKÂYEM VAR

A+A-

Yaşamak isterdik, bütün çağlarda insanoğlunun yaşadığı gibi yaşamak, ama mutlu ve umutlu bir yaşam…

Kimseye muhtaç olmadan, kimseye dil dökmeden yaşamak… Ne bilginin tahakküm olarak kullanıldığı bir yaşam nede bilginin zehir olup, onca yaşamı zehirlediği bir yaşam, yaşamak isterdik. Bilmezdik yaşamın bu kadar çile olarak yoğrulup insana sunulacağını nasıl anlatsam, nasıl haykırsam onca birikeni…

Anlatmaya mecal bırakmadılar. Âşkı kemik ve et yığınından ibaret bildiler ve öylece empoze etiler. Sonunda zehri altın kâselerden bal diye sundular… Modern zamanların ilahları türedide türediler.

Kimseye ne söz geçilmiş oldu nede hak anlatılabildi. Çünkü her biri ilahlaşıp sadece zehir akıttı. Ve bu ilahi bir hüküm diye her bir mazlumu inandırmaya çalıştılar. Kendilerinden olmayan ve yükselen her sese kabarık bir fatura kestiler. İnsanı en çok üzen durum ise yaralı her bir yüreğe derman diye ya kezzap döktüler ya da tuz bastılar.

Bu yapılırken kutsal metinler ve kutsallar kurban edildi. Musalar, firavun diye her bir diyarda ilan edildi. Doğrusu; ak ile kara tanımlanmaz oldu. Çünkü hüküm rabbi, rahimin emri değil, ya makamın, ya dirhemin, ya etiketin ya da tilkilerin olmuştu. Hak pazarlarda dirheme kurban edilmişti. Diller lal olmuştu. Dil, kime anlatsaydı hakkı her taraftan kurtlar…

Gözyaşları ise timsahların gözyaşı misaliydi… Ve yaşamak istiyoruz. Bizim de bir hikâyemiz var. Gül bahçesindeki onca kırmızı gül gibi…

Biz hakka âşıktık ama kollarımızı kırdılar. Beyinlerimizi zehirlediler. Hakkın üstünü batıl ile o kadar örtüler ki, öze ulaşmak, okyanuslarda iğne aramaya benzedi. Bilmem nasıl anlatsak ve nasıl haykırıp derdimiz dillendirsek… Zehirlediler ömrün en güzel yıllarını, zamanını hak diye şehveti aşıladılar.

Kuran-i ahlaktan o kadar uzaklaştırdılar ki, her yere, her zerreye küfür aşıladılar. Bilmem nasıl anlatsak yaşanmış hikâyemizi ve hikâyelerimizi… Adaleti, kitabi ve peygamberi bir metotla sunma ve uygulama yerine günün hâkimleri, güçleri ve güçlülerin ölçüsüyle uyguladılar. Ve dillerde güzel, tatlı, hoş sadalarla ama bu sadalar halık için değil, halk içindi.

Zevke ve eğlenceye müptelâ oldu insan… Güneşe o kadar perde olundu ki, gözler ve gönüller güneşe hasret kaldı. Öncelikli dava yaradanı tanımaktı. Yaradana iman etmekti. Bediüzzaman misali; “ Saçım kadar başım olsa hak yoluna olsun feda ” demesi gerekirsen küfre ve küfrü sistemlere onca genç ve gençler feda edildi.

Bahar mevsimindeki renk renk çiçekler yeşerdi. O çiçekler susuzluğa mahkûm edildi. Mavi, pembe, beyaz, sarı çiçekler soldu. İmansızlığı ve küfrü her kalbe yerleştirdiler. Bunu da marifet, irfan diye her yere ve herkese ilan etiler. Ama hesap etmedikleri bir durum da vardı. O da yüce rabim koymuş olduğu kanundu. Çünkü rabim hükmü hiçbir güç kuvvet erteletmezdi.

Rabi, rahim sadece mühlet tanıyordu. Belki hakkı bilip, hakkı tanıyıp tövbe ederler diye… Ama gel gör ki zalimler, zalimliklerinden direnmekten ısrar ediyorlardı, bütün çağlarda direndikleri gibi…

Bilmem nasıl anlatsam onca birikmiş özlemi ve onca hikâyeyi… İnsan, bir bahar mevsimiydi. Gönüllere, ilkbaharda açan çiçekler gibi hoş ve ferahlatıcı hoş bir seda bırakırdı. İnsan, ilkbahar yağmurları gibiydi. Kuruyan toprağa can, açan çiçeğe can ve yaradanın kudret, hikmetine bir ayineydi, bir delildi, bir mizandı insan…

İnsan, bir bülbül gibi sesi hoş, yaradılışı hoştu. Gönüllere hitap etmek için yaratılmıştı. Hoş sesiyle, hoş sadasıyla hakkın inşası için yaratılmıştı. Ama yaradılış sırrı unutuldu. İnsan, bozulmuş yağa çevrildi ve dünyevi gaye, amaçlar uğrunda kendini unuttu.

Dile kolay insan, yaradanın en büyük ayeti ve deliliydi. Bir sinekten tutun ta güneşe kadar yaratılan her şey ya doğrudan ya da dolaylı olarak hizmet etiği kutsi bir varlıktır. Hikâyesi derindir, anlamlıdır, hikmetlidir insanın.

Bilmem nasıl bunca hikmetten sonra insan nasıl bu kadar yıkıcı olabiliyor. İnsan, Bilalı Habeşi, olduğu gibi Ebu cehilde olabiliyor. İnsan, bir kuş kadar özgür olup uçabildiği gibi kuşun özgürlüğüne engel bir kafes de olabiliyor. Ama belirleyici hikmet “ Ne için yaratıldığını idrak etmekten geçer.” İnsan, rüyi zemindeki en büyük kutsal mekândır. İnsan, Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe de olabiliyor. Dedim ya insan, hem müjde hem de yas olabiliyor, burada önemli olan hangi boyaya büründüğüdür.

Ve yüreğimde birikmiş onca hikâye var hangisini nasıl anlatsam bilmiyorum. İnsan en yüce ve değerli kutsal mekândır. Buna rağmen insan o yüce kutsal mekânı yıkan en tehlikeli silah da olabiliyor.

İnsan, ya kendini tanıyacak kurtuluşa kavuşacak ya da helak olup gidecektir. İşte insanın hikâyesi bu kadar karmakarışıktır. İnsan, nazenin bir çocuk olduğu gibi zehirde olabiliyor.

Nihayetinde bir hikâyem vardı, yaşamak isterdim. Kuşlar özgürce uçtuğu, çocukların korkusuzca parklarda oynadığı bir hikâyeyi… Bilmem nasıl söylesem yüreğimdeki özlemleri ve birikmişlikleri…

Neticede insan bir güneş kadar hakikate ışık olduğu gibi aynı zamanda gönülleri hüzne boğan bir felakette olabiliyor…

Ve selam…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum