1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Günay

  3. Bir mültecinin seyir defterine düşülmüş rastgele notlar....
Yılmaz Günay

Yılmaz Günay

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir mültecinin seyir defterine düşülmüş rastgele notlar....

A+A-

 1  Son Gece veya felakete beş kala...

Ayaklarımdan bacaklarıma doğru, oradan da tüm bedenime yayılan bir ağırlık çöktü. Öyle bir ağırlık ki bende, tüm bedenimde, hareketi esir alan bir ağırlık. Tüm çaba ve çırpınışlarıma rağmen hiç bir uzvumu bir milim dahi kıpırdatamıyorum. Hareket edemediğim gibi sesim de çıkmıyor. Bağırıyorum, feryat ediyorum; lakin ses yok. Feryatlarımı ben dahi duyamıyorum. Önce koyu bir ölüm korkusu sarıyor yüreğimi, sonra bunun bir kâbus olduğunu,  bir karabasan olduğunu fark ediyorum.

 Evet, uykudayım ve bedenimi esir alan bu ağırlık ruhumu çökertmeye çalışan bir karabasandır.

"Sakın" diyorum. "Bedenini esir alan bu karabasana sakın teslim olma. Ruhunu da esir almasına asla müsaade etme. Ruhunu esir aldığında, yani pes edip teslim olduğunda ölüm olacak. Yok oluş,  olacak. O an her şey bitecek." diye kendi kendime telkinlerde bulunuyorum. Ve durmadan çığlık atmaya çalışıyorum. Sesimin çıkmadığını fark etmiş olsam da ve kimseler duymasa da durmadan tekbirler getiriyor ve böylece teslim olmadığımı göstermeye çalışıyorum.  Dört elle direnmenin tüm ipuçlarına sarılıyorum. Zira çok iyi biliyorum ki; teslimiyet benim ölümümü, direnmek tüm ağırlığıyla çöken bu karabasanın yok oluşunu gösterecek bana.

Zifiri karanlığıyla ve de o korkunç ağırlığıyla üzerime çöken bu karabasanla her biri asra bedel dakikalarca mücadelemin sonucunda ilkin parmaklarımın hareket ettiğini hissettim. Sonra güzel bir rahatlama. Uyandım ve hemen ardından gözlerimi açtım.

Uyandım ve her şeyden önce onun adı aklımın başköşesine gelip oturdu. Gözlerimin önünde onun, bir serçenin kalbi misali olan o masum bakışları belirdi. Ve az önce ferahlayan kalbime koyu bir ağırlık gelip çöktü. Yatak odam bir eski zaman zindanı gibi daralıp beni boğmaya başladı. Duvarlar üstüme üstüme gelir oldu.  Etrafımdaki her şey harekete gelip birer canavara dönüşmüş ve sanki ellerini boğazıma dayayıp beni boğmaya çalışıyorlar. Nefes alamaz oldum. Tek çare; kendimi hemen evden dışarı attım.

..........

İstanbul hiç olmadığı kadar büyük bir sessizliğe bürünmüş.  Bu koca şehir "uyumayan şehir" unvanından adeta üç telakla boşanmıştı; kendini uykunun ve sessizliğin kollarına terk etmişti. Bu gece ihanet yorgunu bu caddeler, acının ağır yükü altındaki bu sokaklar ihanetin urgan ipini boynundan çıkarmışçasına, acının lifleriyle ilmek ilmek örülmüş vakitlerinden sıyrılmışçasına kendini boğazın derin sularında uykuya gömmüştü.

Bu gece büyük bir muamma dolaşıyor ruhumun tepelerinde.  Sebebi belki de sabahın yerküreyi aydınlatan ilk ışıklarıyla aşikâr olacak devasa bir muamma; ben mi Uykudan kaçıyorum , uyku mu benden....

Uyku ve huzur içimden göç edip gidiyor. Beni mülteci hislerin her köşe başında kendini gösteren yüzüyle baş başa bırakıyor.

İçimin kuytu köşelerinde bir huzursuzluk dolaşıyor. Uğradığı her yerde en can yakıcı damarlarıma iğnesini batırıp batırıp çıkarıyor. Her vuruşunda da adeta canımı çıkarıyordu.

Yataktan, yorgandan ve hatta evden büyük bir hızla kaçıp uzaklaşmıştım.  Kendimi sokaklara vuruyordum.  Arkamdan biri ya da birileri kovalarcasına hızlı adımlarla sokakları arşınlıyorum. Varmak istediğim hiç bir yer yokken ve yakalamak arzusunu taşıdığım kimseler bulunmuyorken, sanki herkesten önce varmam gereken bir bitiş çizgisinin olduğu bir maratondaymışçasına koşar adım geride bırakıyorum sokakları. Uçurumun kenarından sarkmış düşmek üzere olan çocuğu yakalama endişesiyle yürütüyor bedenimi ruhum. Sokaklar ve sokakların iki yanını sarmış ve içinde yaşayan insanları adeta esir almış binalar bir bir geride kalıyor. Kendimi Aydos Ormanları’nın Marmara’yı bir uçurum suratı misali izleyen en uç zirvesinde buluyorum.

Aydos ormanlarından şehrin sessizliğini dinlemeye koyuldum. Allah'ın herkes her an her türlü nimetlerinden faydalansın diye yaratıp tüm mahlûkatın ayaklarına serdiği yeryüzünün metrekare hesabı parsellendiği ve insanların karış karış toprağa esir edildiği gerçeği gecenin zifiri karanlığına rağmen aşikâr bir şekilde gözlerime göründü.

Ve sessizlik.

Sessizlik.

İnsanın ve hatta bir canlının bütün ömrü boyunca duyabileceği en korkunç, en ürkütücü ve en dehşet verici sesin sessizliğin sesi olduğunu bu gece burada şehre baktığım bu dağ başında mülteci ruhuma vuran nağmeleriyle duyup dehşete kapıldım.  Şehri saran bu sessizlik uğultusu daha çok korkuttu beni. Mevsimin esen soğuk rüzgârlarına rağmen titremeyen bedenim bu korkunun iliklerime değen yumruklarıyla sarsılmaya başladı. Şehrin sessizliğinde ruhuma, ölümün o soğuk buz gibi olan bakışları değdi. Ölüm toprağı serpilmiş bu devasa şehrin üstüne. Ya da kim bilir belki de benim ruhumu sarmıştı ölümün korku elbisesine bürünmüş silueti.

Ölüm korkusu değince bedenime gecenin, bu şafağa yakın vaktinde Aydos Ormanları'ndaki ağaçlar hayalet olup üstüme üstüme gelmeye başladılar. Karanlıkta her biri eski masal canavarları misali devleşen koca çam ağaçlarının bende oluşturduğu korku bir an önce burayı terk edip gitmeyi öğütler oldu.

.....

Bu gece bende bir hâl var. Kaçmak istiyorum kendimden ve de kaçmak her şeyden. Şehirden, insanlardan, binalardan, sokaklardan ve her şeyden kaçıyorum.  Hatta kendimden dahi kaçıyorum. Zaten bir mültecinin kaderi değil mi ki kaçmak. Bir mülteci her an bir kaçış halindedir,  lakin hiç bir mültecinin kaçamadığı yegâne şey;  kaçmaktan kaçamamaktır.  Ben de burada bu uçurum kenarında kaçmaktan kaçamıyor; ruhuma ve ayaklarıma hükmedemiyorum.

 

Akşamdan beri içimde bir huzursuzluk, beni kendimden dahi kaçmaya zorlayan bir yara var. Her saniyem ve gözlerimin önünden geçen her varlık sanki ağız birliği etmişçesine beni yaklaşmakta olan bir felakete hazırlıyor.  Evet,  bir şey olacak, hem de çok korkunç bir şey, hissi tüm ruhumu sarmış; beni bu kaçak, bu mülteci halimle baş başa bırakmış.

 

Uçurumdan Marmara'nın karanlık sularına, ta uzaktan görünen adaların cılız ışıklarına bir nefes duman üfledim.  Ruhumu üfledim. Sonra onun gözleri belirdi gözlerimin önünde. O masum, kara kıtanın bütün hüznünü omuzlamış Halep yazgılı gözleri... Ağladım. Dumanla doldurduğum yüreğimi gözyaşlarıyla yıkadım. 

"İçimde akrepler dolaşıyor. Kötü bir şey olacak, ısıracaklar ruhumu " dedim.

Zincirin en zayıf halkası, yani içimin en savunmasız yeri yıllardır depremlerle sarsılan ve her kalesi yıkılmış kalbimdi ve bu aklıma geldikçe ruhum gibi tüm bedenim de uçuruma kilitleniyordu.

.......

Aşk insanın kalbinde olmalı, derdi birisi. Ve gözlerinde kendini aşikâr etmeli.

Evet. Onu, dehşetengiz bir sarsıntının en orta yerinde harabeler arasındaki gül yüzlü çocuklara el ayak olmaya sevk eden duygunun adıydı aşk.

İbrahim'in kuşları misali kendini dörde bölüp her bir parçasını bir dağ başında aşkın çağrısına amade halde bekleten kalbindeki aşk ve gözlerindeki izdüşümüydü.

............

Gece en koyu haliyle çökmüşken bir şehrin üstüne adımlarınızı izler mi en vefakâr ve en heyecanlı şekilde gölgeniz.  Ve dokunabilir mi âmâ gözleriyle yüreğinize.  Karanlığın kendini dahi sakladığı geçenin en kuytu halini yaşadığı bu kara kıtada beyaz, belki de gülümsetmesi gerekir yüzümü ve aydınlığı müjdelemeli. Lakin boğazıma düğümlenen lokma, boynumda köleliğin esaret zinciri oluyor.

 

İnsanda bir kalp, milyon ruh varmış ve ruhuymuş insanın gözlerini bir mültecinin kaderine bağlayan.

Ne zaman gözlerim gözlerine değse ruhum mülteci yalnızlığına saklanır ve aşkın bir adı da yalnızlık değil mi? Yalnız yaşamak,  garip öksüz duygular içinde için için ağlamak. 

Ne zaman gözlerimden sesine bir yol açılsa yüreğimin dört parçaya bölünmüş milyon ruhlu acılarında aşkın en yaban halini baldıran yapıp içiyorum.

Ne zaman kalbim sözcüklerin zindanından sıyrılıp hislerin deryasında yüzmeye yeltense gözleri okyanus olup beni aşkın en çıplak haliyle sarıyor.

Ne zaman bir uçurumun kenarında "an"a saniyeler saysam sesi kulaklarımda en hoş seda olup hakikat çeşmesine çeviriyor yüzümü.

Ne zaman gerçek ile doğrunun arasındaki ince çizgide gezinsem bakışları kulaklarımda yankılanan bir Fuzuli olup

"Her ne varsa cihanda aşk imiş

İlim ancak bir qıl u qal imiş" der ve bana Rahman'a ulaştıracak, hakikati ayan beyan edecek yegâne yolun aşkın yolu olduğunu gösterir.

 

Ne zaman sözcüklerin acizliği yolumun üstünde set kursa, yüreği milyon ruhtan oluşan bir nehir olup yüreğime akar ve yolumun üstündeki bütün bentleri coşkun bir dalga misali temizleyip götürür. Çölde kırk yıl acılara katlanmış kalbimi vadedilmiş topraklara kavuşturur.

Ve ne zaman acısı kavursa yüreğimi, beni isyanın çöllerinde bir başıma bıraksa Allah'ın hakikati kulunun sözlerinde değil amellerinde gizlediği ve bunun ameldeyken değer ifade ettiği gerçeği Dicle olup yüreğimi kavuran ateşe akar.

 

.........

Şehrin gece boyu büründüğü sessizliğini bozan sabah ezanının minarelerden yankılanan sesiyle ruhum, çömeldiği uçurum kenarından kalkıp gelen bu sese yöneliyor. Dirilişin çağrısı bu ses, gece boyu ışığın görünmeyen yüzüyle hissedilemeyen hızı arasında volta atarak zifiri karanlığa ayarlı vakitlerin en acı halini yaşayan ruhuma derin bir nefes oluyor.

.....

Sonra ne oldu, bilmiyorum.  Gündüz ortası koyu bir karanlık çöktü gözlerime, ruhuma ve tüm bedenime. Artık hiçbir şey göremez, hissedemez olmuştum. Son hatırladığım şey;

Mevsim kıştı. Geceden beri yağan kar her tarafı bembeyaz bir örtü halinde sarmıştı. Yedi tepeli şehrin bütün tepeleri tıpkı Serhat gibi büründüğü bu bembeyaz yüzüyle gülümseyecekti. Lakin beyaz karın üstünde kırmızı izler vardı. Şahitliğin kan kırmızısı izleri.... Yüreğimin dört parçaya bürünmüş, bölünmüş kaderinin kalbimden akan kan kırmızısı izleri.....

Ve gece....
Ve karanlık...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum