1. YAZARLAR

  2. Alper Görmüş

  3. CHP tabanı 2010’dan bu yana ne kadar yol aldı?
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Yazarın Tüm Yazıları >

CHP tabanı 2010’dan bu yana ne kadar yol aldı?

A+A-

CHP’deki değişimin hâlâ bir üst-orta liderlik dönüşümünden ibaret olduğunu ve tabana rağmen gerçekleşmekte olduğunu düşünüyorum. Taban, eski katı ideolojik pozisyonunu esasen koruyor olsa da “siyaset”e dair öğrendikleri nedeniyle Kılıçdaroğlu çizgisini tolere edebiliyor.


29 Ağustos 2020 -

CHP’nin 2019 yerel seçimlerindeki kampanyasının başkanı Ateş İlyas Başsoy’un, seçim kazanmak istiyorlarsa CHP’lilerin ne yapmaları, nasıl konuşmaları gerektiğine dair onlara anlattıkları üzerinde duruyorduk…

İtiraf edeyim, anlattıklarını okudukça Başsoy’un ne kadar cesur bir insan olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Öyle şeyler istiyordu ki CHP’lilerden, hitap ettiği kitlenin onu dinlemek bir yana sopayla kovalaması gerekirdi.

Kitabın sonuna doğru bunun neden böyle olmadığını, CHP’lilerin onu neden dinlediklerini anlar gibi oldum. Çünkü fark ettim ki, onun hitap ettikleri “CHP tabanı” değil “CHP teşkilatı”ydı. Teşkilat dinleyebilirdi, çünkü onların derdi, tabanın tersine “yürek soğutmak” değil seçim kazanmaktı.

“Yani, Ateş İlyas Başsoy mesela ‘Erdoğan’ı görmezden gel, onu sevenleri sev’ cümlesini teşkilata değil de tabana söyleseydi sopayla kovalanır mıydı demek istiyorsunuz?”

Beni kötümser bulabilirsiniz ama cevabım “evet…” Ben CHP’deki değişimin hâlâ bir üst-orta liderlik dönüşümünden ibaret olduğunu ve tabana rağmen gerçekleşmekte olduğunu düşünüyorum.

 

Geçenlerde CHP’yi çok iyi izleyen, partinin merkezinden haber alabilen bir arkadaşım, içinde benim de yer aldığım bir gruba “görüntüye aldanmayın, CHP tabanı taş gibi duruyor yerinde” deyince kanaatim biraz daha pekişti. (İyimserlik notu: Liderliğin kitleyi dönüştürme kapasitesi elbette var ve bu elbette işliyor. Yavaş işliyor, çok yavaş işliyor ama işliyor.)

2008’le 2020 arasında ne kadar fark var?

Deniz Baykal’ın Cumhuriyet Halk Partisi’nin başkanlığını yaptığı dönemin sona ermesine iki yıl kala (2008) kaleme aldığım portresinde, parti tabanının her seçim sonrasında ona yüklenmesini “haksızlık” olarak, “kitle ahlaksızlığı” olarak gördüğümü yazmıştım. Gerekçelerim de şöyleydi:

“İnternet forumlarında, sözlüklerde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hakkında yazılmış irili ufaklı binlerce değerlendirme okudum. Bunların çok ama çok büyük bir ekseriyeti (kabaca yüzde 90’ı) öfke doluydu, gene hemen hepsi Baykal’ı istifaya çağırıyordu.

“Değerlendirmeler, sahiplerinin siyasi kimlikleri hakkında az çok bilgi veriyordu ama ben başka bir şey daha yaptım: Kimliklerini ‘solcu, sosyal demokrat, laik’ vb. sıfatlarla anabileceğimi düşündüğüm kişilerin başka konularda neler yazdıklarına baktım. Sonuç çok ilginçti: Hepsi Deniz Baykal gibi konuşuyordu. Varsa yoksa Cumhuriyet değerleri elden gidiyor, laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor… Birkaç istisna dışında hiçbirinde çağdaş bir solculuğun salt kaba bir laiklik savunuculuğuna indirgenemeyeceğine ilişkin en küçük bir eleştiri dahi yoktu. Hepsi Bekir Coşkun, Emin Çölaşan hayranıydı ve hepsi AK Parti’ye bakınca ‘irtica’dan başka bir şey görmüyordu. O kadar ki, Deniz Baykal, ‘Bu ordu hâlâ ne bekliyor’ diye hayıflanan ‘solcu’ tiyatrocu Ferhan Şensoy’a bile yaranamamıştı: ‘Yakında CHP’yi C, H ve P şeklinde üçe bölerek muradına erecek.’

“İşte bu nedenle Deniz Baykal son yıllarda bana hep, Türkiye’nin çok garip noktalara savrulmuş bulunan ‘sol ve sosyal demokratlarının siyasi günahlarının kefaretini ödeyen bir İsa figürü gibi görünüyor. Düşünsenize, bir siyasi parti lideri, asla iktidar şansı bulunmayan bir ideolojiyi ve siyasi programı tam da sizin dile getirdiğiniz cümlelerle ve çok etkili bir belagatle savunuyor… Sonra seçim oluyor ve mukadder sonuç bir kez daha tecelli ediyor… Ve siz, sizin cümlelerinizle siyaset yapan lideri ‘neden iktidara gelemiyorsun’ diye taş yağmuruna tutuyorsunuz…”

O zamanlar okurlarıma şöyle sorular soruyordum: Bir an için Baykal’ın ve CHP yönetiminin partilerini, yüzünü devlete değil halka dönmüş hakiki bir sosyal demokrat partiye dönüştürdüğünü düşünün. Sizce bu partinin oyu artar mı azalır mı?”

Benim cevabım “azalır” oluyordu ve bu cevabın o günler için doğru bir cevap olduğuna dair bugün de hiçbir kuşku taşımıyorum (en azından samimiyetini ispat edip halkın geniş kesimlerinden de oy alabilen bir parti haline gelinceye kadar). Neden azalırdı oyları? Çünkü bu yeni program, liderlerinden sadece “laiklik” nutukları duymak isteyen taşlaşmış CHP tabanı tarafından liderlerin kafasına geçirilirdi.

“Fakat onca değişime rağmen CHP’liler hâlâ Kılıçdaroğlu’nu destekliyor?”

“Fakat onca değişime rağmen CHP’liler hâlâ Kılıçdaroğlu’nu destekliyor. Bu, CHP tabanına dair söylediklerinizle çelişmiyor mu? CHP tabanının, Kılıçdaroğlu çizgisini alıp onun kafasına geçirmesi gerekmez miydi?”

Gerekirdi; meğerki CHP tabanının Erdoğan’a duyduğu öfke Kılıçdaroğlu’nun partiyi yerleştirmeye çalıştığı çizgiye duyduğu öfkeden daha az olsun. Böyle olmadığı için ve Kılıçdaroğlu’nun çizgisinin Erdoğan’ı gerilettiğini sezdiği için lahavle çekip duruma katlanıyor. Yani ideolojik olarak hatırı sayılır bir değişim geçirmemiş, fakat siyasi olarak bazı gerçekleri nihayet öğrenmiş bir CHP tabanıyla karşı karşıyayız. O nedenle, şimdilerde CHP içinden gelen “Yüz yıllık cumhuriyet birikimiyle, cumhuriyet değerlerini vurgulayarak tek başına CHP iktidarı” nutukları atanlara itibar etmiyor o taban. Kalbi (ideoloji) onlarla birlikte olsa da aklı (siyaset) başka bir şey söylüyor ve onlara “kusura bakmayın” diyor.

Son yazımın son paragrafında, okumakta olduğunuz yazıda a) Başsoy’un CHP’lilerden başka neler istediğini, b) CHP’lilerin davet edildikleri bu yeni dilin teşkilatta nispeten daha kolay benimsense de tabanda aynı kolaylıkla işlemeyeceğine dair kendi değerlendirmelerimi aktaracağımı söylemiştim.

Öyle dedim ama şimdi Başsoy’un CHP’lilerden istekleriyle ilgili ‘başka örnekler’i anlatma sözümü geri alıyorum, çünkü bu işi çok uzatacak. Zaten sırf geçen yazıda aktardığım “Karagöz-Hacivat” örneğine bakarak dahi neler anlattığını tahmin edebilirsiniz. Fakat kitabının sonlarına doğru karşımıza çıkan “CHP Örgütlerine Övgü” başlığına biraz bakmamız gerekiyor. Çünkü o kadar “radikal” lafa rağmen Ateş İlyas Başsoy’un neden “taşlanmadığını” buradan anlayabiliyoruz:

“Ekim 2018 – Ocak 2019 arası yüzden fazla il ve ilçe örgütüne sunumlar yaptım. Bu toplantıların amacı, yaklaşan seçim öncesi CHP örgütlerine ‘Radikal Sevgi’yi anlatmaktı. (Başsoy’un kampanyada kullandığı bu temel kavramı şu yazımda ele almıştım – A. G. https://serbestiyet.com/yazarlar/chp-neden-kazanir-akp-neden-kaybeder-5137/).

“Sunumlara CHP il, ilçe örgütleri, kadın ve gençlik örgütleri, belediye başkanı adayları ve ekipleri çağrılıyordu. Bir günde üç kente gittiğimiz oluyordu ve gerçekten yoruluyorduk.”

Bu paragraf beni Ateş İlyas Başsoy’un “radikal sevgi”yi anlattığı CHP’liler tarafından neden taşlanmadığı sorusunun cevabına taşıyor. Çünkü onlar “taban” değil, “teşkilat…” Onlar, eski tipte CHP muhalefetiyle seçim kazanılamayacağını nihayet idrak etmiş durumdalar; Baykalvari nutuklar bu amaç için işlevsel değil ve tabana nazaran seçim kazanmak onlar için çok daha hayati.

Normal bir sosyal-demokrat partide değişim talebi tabandan gelir. Fakat CHP normal bir sosyal demokrat parti değil, o nedenle de değişim aşağıdan yukarıya değil yukarıdan aşağıya oluyor. Yani devrimci değil evrimci bir değişim bu.

Dışarıdan bakanlar için izlenmesi çok kolay bir değişim, çünkü çok yavaş.

https://serbestiyet.com/featured/chp-tabani-2010dan-bu-yana-ne-kadar-yol-aldi-40067/

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.