1. YAZARLAR

  2. M. Naim Çapras

  3. Değişim Kaçınılmaz… Ama Nasıl?... 
M. Naim Çapras

M. Naim Çapras

Yazarın Tüm Yazıları >

Değişim Kaçınılmaz… Ama Nasıl?... 

A+A-

(Kimse Kızmasın Kendimizi Konuşuyoruz…)1 

Değişime direnebilen canlı-cansız bir varlık var mı acaba? Değişimi dayatan, kaçınılmaz kılan Allah (c. c.) ise sorunun cevabı menfi olacaktır kuşkusuz. Kur’an’da Allah-u Teâlâ ile ilgili olarak “Her gün O bir uğraştadır”2 buyurulmaktadır. Yani sürekli bir yaratma, sürekli var olanı değiştirme ameliyesindedir. Murad-ı İlahî bu şekilde tecelli ediyorsa, buna mukavemet kabil-i imkândan değildir. Takvimin yenilenen her sayfası, saatin değişen her dakika ve saniyesi beraberinde makro ve mikro değişimleri de getirir. Her gün üzerimize doğan güneş, ay ve yıldızlar, esen rüzgârlar, soluduğumuz hava, gördüğümüz dağlar, ovalar, denizler, nehirler daimî bir değişim geçirmektedirler. Bu yüzden Araplar derler ki: “Kişi bir nehirde iki defa yüzmez.” Her ne kadar nehrin adı ve yeri aynı olsa bile, ilk yüzülen su ile bilahare yüzülen su aynı değildir.  

Her sabah uyanan insan, yeni güne yeni bir kimse olarak başlar. Fenâ bulana kadar bu değişim devam eder durur. Meşhur tabirle, değişmeyen bir şey varsa o da değişimin kaçınılmazlığı, değişmeyen bir şeyin olmadığıdır bu fenâ âleminde… 

Dağıyla, taşıyla, güneşiyle, ayıyla koca kâinat değişirken kâinatta bir zerre misali olan insan değişmez mi? Elbette insan ve insanın eliyle vücut bulan her şey de değişimden nasibini alır.  

Değişim kaçınılmazdır. Değişim vardır ki takat-i beşerin üstündedir. Bu, buranın konusu değildir. Ama değişim de vardır ki takat-i beşerin kapsamındadır. İşte bu tür değişimlerin keyfiyet, zaman ve mekânını doğru tayin etmek, doğru ve verimli sonuçların tevellüt etmesini beraberinde getirecektir. Bu yüzden değişim ama niye, nasıl, ne zaman ve ne kadar sorularının doğru yanıt bulması gerekir.  

Değişimin, genç ve dinamik beyinler için bir cazibesi varken, yaşı ne olursa olsun yaşlanmış akıllar için itici, çirkin bir haldir. Özellikle düşünce yaşı bir hayli ilerlemiş ve bir kalıpta karar kılmış kimseler ile katı kural/gelenek sahibi toplumlar için değişim, vücutlarından, daha yerinde bir tabirle beyinlerinden bir parça koparırcasına bir hayli ağır gelir. Özellikle duygu ve düşünce dünyalarında bunun vukuu bulması pek de mümkün değildir. Düşünce tarihinde yeni fikirlere kapılarını açanlar ezici çoğunlukla genç kesimler, daha doğru bir ifadeyle genç beyinler olmuştur. Yaşı ne olursa olsun… 

Bazı insanlarda düşünce düzeyinde değişim belki de olmaması gerekendir. Örneğin dini tasavvurunda son derece bedevi tarzda sade düşünen, dini kodları son derece yalın, basit ve anlaşılır olan, her hangi bir ortamda Peygamber’in (s.a.s.) vefatıyla ilgili bir konuşma, mersiye veya ağıtı dinlerken hüngür hüngür ağlayan, son derece sade yaşantısında helal söz ve helal lokma için kırkı kırk yaran, dini bir vaaz ve sohbete en safiyane duygularla kulak kabartan kimselerin dünyasını kelami, felsefik, siyasi vb. tahlil ve tartışmalarla bulandırmak doğru olmasa gerek… Herkesin kendi istidadına göre bir yük istiabı vardır. Bu istiabın üstüne çıkıldı mı altında ezilir. Bu yüzden bu safiyette olan insanların zihinlerini bulandırmak haksızlık olur. İslam da böyle buyurur: “Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez.”3 

Değişmek ve değiştirmek… “Bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe, Allah da onlarda olanı değiştirmez.”4 İslam önce değişmeyi, sonra ise değiştirmeyi telkin eder. Yani kişi ve toplumların öncelikle kendilerinin değişmesi gerekir, Bu değişimin tekâmül bulmasının akabinde diğer kişi ve toplumların değiştirilmesi için telkin/tebliğ girişimlerinde bulunulabilir. Değişimi yaşamamış ve gerçekleştirmemiş olanın değiştirmeye kalkışması dini ilkelere aykırıdır. “Ey iman edenler yapmayacağınızı neden söylüyorsunuz?”5 “Kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip de kendi nefsinizi unutuyor musunuz?6  

Din ve inanç, değişimin durduğu yerdir çoğu zaman. Değişimin duruyor olması, kimi zaman dinin kendisinden kaynaklanıyor, kimi zaman da dindarlardan… Din ve inançların sabiteleri mevcuttur ve bu sabiteler değişime açık değildir. İslam’da bunlar daha çok fizik ötesi, aklın çözmekte yeterli olmadığı ve müdahaleye açık olmayan konulardadır. Aklın işlevsel olduğu ve değişimin kaçınılmaz olduğu alanlarda vahiy, aklın tefekkür, tezekkür, tedebbür ve ta‘akkülüne vurguda bulunur. Vahiy-akıl arasındaki münasebetin şekli ve düzeyi doğru okunursa vahiy-akıl arasında tezatın olamayacağı anlaşılır. Dolayısıyla dinin hangi alanda değişimi, hangi alanda sübutu ön gördüğü daha rahat idrak edilir. İslam’ın değişmezler alanını alabildiğince genişleten dinsel söylemler, haddizatında dinin pek çok alandaki ergonomik yapısına prangalar vurmakta ve din, şüphe ve merak üzerine inşa edildiğinden sürekli yenilenen fen ve sosyal bilimlerin hızını yakalamaktan aciz kalmaktadır. Hâlbuki sabiteler, neshe konu olmayan –neshin varlığını kabul edenler için tabi- gayb, ahlaki değerler, önceki ümmetlerin haberleri gibi alanlarla sınırlı tutulsa, kalan çok daha geniş alanlarda din kendini yeniler ve inananları için afyon olmaktan çıkar. Haram ve vacibin alanı son derece sınırlıyken mubahın sınırı alabildiğince geniştir. Gönderenin sözlerinden ziyade gönderilenlerin söylemlerine indirgenerek prangalara mahkûm edilen her din, inananları için afyon olmaktan kurtulamaz. Dini gönderenin mesajları zaman ve mekân mefhumlarına mahpus olmadığından din, her zaman ve mekânda değiştirilmesi ve yenilenmesi gereken azalarını değiştirerek ve yenileyerek din gününe kadar hep yeni kalmayı becerebilir. Ama din, gönderildiği kulların zaman ve mekân mefhumlarıyla mahdut olan sözlerine indirgendiğinde ise, değişim ve yeniliğe kapalı şekilsel ritüellerin ötesine geçemeyecek, sonradan gelen her nesil için ya katlanılması zor bir olgu haline gelecek ya da etkisi mabetlerle sınırlı bir hale evirilecektir.  

Allah, her mahlûku değişime kabil bir şekilde yaratarak kudret, celal ve cemalini onlar üzerinden tecelli ettirir. İnsanın kendisinde ve kendisini ihata eden çevresindeki değişimin doğru okunması ve doğru yapılması için şeriatları gönderir. Her bir şeriat, değişen şartlara bağlı olarak miadını tamamladıktan sonra Allah-u Teâla yeni bir şeriat gönderir. Bu şeriatlar, belirli bir zaman dilimi ve belirli bir mekân ve toplum için gönderildiğinden, zamanı dolunca tedavülden kalkar; peşinden başka bir şeriat gelir. Şeriatların bu değişimi, insanların ve çevrelerinin geçirdiği değişime endekslidir. 

İslam şeriatının kullanım süresi kıyamete kadardır. Bu şeriat için konan ilahi kanun ve ilkeler bu yönde olduğundan yeni bir şeriatla tedavül dışı kalması söz konusu değildir. Ancak insan ve çevresindeki değişim kesintisiz devam ettiğinden bu şeriatın bu değişime ayak uydurması elzemdir. Bu yüzden şeriatın kendisi, bu değişimi absorbe edecek pek çok kaidenin yanı sıra ‘zaman ve mekânın değişimine bağlı olarak hükümler değişebilir’ kaidesini de ilke edinmiştir. Bu ilkeler ışığında şeriat da yenilenecek, çağdaş olacak, Müslümanların yaşadığı her asrı asr-ı saadet kılabilecektir. Ancak yenilikçi ve dinamik bir şeriat, Müslümanların elinde gelenekçi ve statik bir hale mahkûm edildi. 

Değişim, eskiden yeniye geçiş, malumdan meçhule adım atmaktır. Eskiyi ve bilineni terk etmek kolay olmadığı gibi, yeni ve bilinmeyene adım atmak daha bir zor olmakta, cesaret istemektedir. Bu cesareti gösterebilenler, ‘ataların inancı’ saplantısından ve zaman ve mekân surlarında mahpusluktan azat olup yeniliklere açık olabilirler. Eskinin kimi zaman nostaljik, kimi zaman da kutsallık etkisi olduğundan insanların onu terk etmesi veya dönüştürmesi kolay olmamaktadır. Bu yüzden gelen her ilahi şeriat, her yeni düşünce, kendisine tabi olanlardan daha fazla, eski inanç ve düşüncelerinde ısrar ve inat edenlerin direnciyle karşılaşmıştır. Çünkü önyargı insana, yeni gelişmelere tarafsız yaklaşıp değerlendirme yapmasına izin vermiyor. Eski ve bilinenin artı ve eksileri, kar ve zararları belliyken, yeni ve bilinmeyenin kar ve zararlarının neler olabileceği her zaman net değildir. Özellikle sosyal alanlarda yapılan çalışmalarda bu risk çok daha büyüktür. Çünkü sosyal vakıaları etkileyen unsurlar, yani aktörler çok fazladır.  

Değişim bireyin kendisinde meydana geliyorsa, bu kişinin kendisiyle barışık, kendisine öz güveninin olması şarttır. Bir organizasyonda meydana gelecekse değişim, bu değişimin boyutu ve keyfiyeti, organizasyonun lideri tarafından organizasyondaki kişilerle net bir şekilde paylaşılmalı, düşünceleri de alınarak katkı sunmaları ve içselleştirmeleri sağlanmalıdır. Aksi takdirde gerek değişime geçiş sürecinde ve gerekse sonrasında kaosa sürüklenmek işten bile değildir. Bu da, organizasyonun gereksiz zaman ve efor kaybına yol açacağından zayıflamasına, belki de dağılmasına yol açacaktır.  

Organizatör/ler, organizasyonu kollektif bir akıl ve paylaşımcı bir yöntem yerine, sekter ve klikçi bir yaklaşımla yönetmeyi tercih etmesi halinde, düşünülen değişim bir kesimi memnun ederken, diğer bir kesimi mahzun eder. Mahzun olan kesim, kendilerinden bihaber veya kendilerine rağmen bazı değişimlerin dayatıldığı izlenimini edinmeleriyle birlikte organizatör ve takım arkadaşlarına karşı güvenleri sarsılır; ilgili organizasyonda kendilerini ve geleceklerini güvende göremeyen kimselerde yaprak dökümü başlar. Sabıken kendilerine ait olduğunu düşündükleri alanların belirsizleştiği ya da yok olduğu duygusuna kapılan organizasyon elemanları üzüntü ile kızgınlık arasında gidip gelen tepkiler verebilirler. Bu hissiyata kapılanların bir kısmı münzevi bir hayatı tercih ederken, kimi bu hayatla ilgili ideallerini gerçekleştirmek için yeni veya başka organizasyonlara yelken açarlar. Bu kabilden bir gelişme ve değişim sabık organizasyonun zayıflaması, güç kaybetmesi, hatta tarihe karışması gibi menfi bir sonucu doğurabileceği gibi, yeni, daha dinamik, zamanın ruhuna ve toplumun beklentilerine daha yatkın organizasyonları doğurmak gibi müspet sonuçları da kabil-i imkândandır. Çünkü bir değişim tamamen menfi, tamamen müspet ya da bir yönüyle menfi, diğer bir yönüyle müspet olarak vukuu bulabilir. Çünkü çocukluktan gençliğe doğru güç kazanmaya yönelik pozitif bir değişim söz konusu olduğu halde, yeterli tecrübenin yokluğu açısından negatif bir değişim söz konusudur. Diğer taraftan gençlikten ihtiyarlığa doğru fiziki güç kaybı şeklinde negatif bir değişim söz konusu iken, önemli tecrübelerin edinilmesi açısından pozitif yönlü bir değişim mevzubahistir. “O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).”7 

İnsanın, etrafındaki kimselerle geliştirdiği ilişkilerin temelinde güven vardır. Onlara duyulan güven oranında ilişkilerin dozajı belirlenir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, insanlar arasında söz konusu olan güven unsurunun zor kazanılan ama çabuk kaybedilen bir his olduğudur. Bazen yılları gerektiren güven tesisi, bir anlık yanlış bir söz veya hareket ya da bir yanlış anlamaya kurban gidebilmektedir. Tüzel yapılarda bu sorun belki de en fazla, yapılması düşünülen ya da kendini dayatan değişim kavşaklarında yaşanmaktadır.  

Tekdüze, tek ses ve tek görüşün egemen olduğu yapılarda bu sorun minimum düzeyde kalır. Çünkü değişimin gereğine veya gereksizliğine karar veren merci ‘tek’ olduğundan farklı ve doğal olarak aykırı-muhalif bir sesin terennüm etme imkân ve şansı yoktur. Bu tür organizasyonlar daha az riskli olduğu kadar, gelişmeye de bir o kadar kapalıdır. Çok sesli ve çok renkli yapılarda ise yönetim ve organizasyon daha zor olmakla birlikte her hak ve her ses sahibinin kendini ifade etme, yönetim ve topluma katkı sunma hakkı bulunduğundan değişim ve ilerlemeye çok daha açık olurlar. Bunu AK Parti örneğinde temaşa etmek mümkündür; ‘Ustalık Dönemi’ öncesi her renk, inanç ve sesin kendini ifade etmede iyi bir konumda olduğunda toplumun hemen her alanda hızlı bir değişime ön ayak olurken, mezkûr dönemden sonra farklı seslerin kısılması, perde arkasında da MHP’nin söz sahibi olmasını müteakiben, memleket hemen her alanda sorunlar yumağına dönüşüverdi. Herhangi bir toplumda farklı sesler, zer-zor-tezvir yöntemleriyle kıstırılmaya çalışılsa bile, aslında bu sesler alttan alta varlığını dayatır, gün gelir birey ve toplum hafızasına kazınacak “big bang”lerin vukuunu kaçınılmaz kılar. 

Her şeyin eskisi gibi olduğu şeklinde davranmak ve kayıpları görmezlikten gelmek, değişim sürecinin ileri aşamalarında daha büyük direnç ve sorunlara kapı aralar. Bu da bahse konu olan değişimin pozitif bir veçheyle başlamış bile olsa, negatif bir veçheye evirilmesini kaçınılmaz kılar. 

Sorun değişimde midir? Asla… Değişim kaçınılmazdır çünkü… Öyleyse sorun değişimin zamanlaması, yöntemi, boyutu, materyalleri ve hedefleneninde olabilir. Müdahale imkânının olmadığı değişimlerde bunlara tahakküm pek mümkün olmayabilir. Ancak bir organizasyonda (aile, okul, örgüt, cemaat, şirket, devlet vs.) bilinçli bir değişime gidilecekse, zamanın buna elverişli olup olmadığı, değişimdeki metodun ne olacağı, değişim boyutunun organizasyonun ne kadarını kapsayacağı ve bu değişimde kullanılacak araçların neler olacağı, kemiyet ve keyfiyetçe yeterli olup olmadığı önceden hesaplanarak değişime adım atılmalıdır. Zamanlama, yöntem, boyut ve materyaller, değişimle hedef arasındaki mesafeyi kat etmeye yetecek düzeyde ise hedefe varılabilir. Bunlarda elden geldiğince yerinde hesaplamalar yapılıp değişim için adım atılır, sonrası için artık Yüce Mevlâ’ya tevekkül edilerek azimle yola koyulur. ‘Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.’8 Kul/lar, bu tedbir ve kararlılıkla değişime talip olurlarsa, değişimin vukuunu sağlayan Allah da bunu neticelendirir. Çünkü ‘Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirmedikçe, bir toplulukta olanı değiştirmez.’9 ‘Kim Allah'a dayanırsa O, yeter ona; şüphe yok ki Allah, yapacağı işi yerine getirir.’10 

Değişimde kararlılık varsa, karşılaşılacak engellerin aşılması için bayağı çaba sarf etmek gerekecektir. Değişimin önündeki en büyük engellerden birisi kişinin yaşadığı ilişkilerdir. Özel ve tüzel kişilikler değişim adımını atmakla aslında çevreleriyle yeni bir ilişki dönemini de başlatmış olurlar, mevzubahis değişime bağlı olarak insanların ilişkileri de menfi veya müspet bir şekilde mahiyet değiştirir. Bu yüzden muhatapların değişimi anlaması, neden değişmeye ihtiyaç duyulduğu veya nelerin değiştirilmeye çalışıldığını bilimesi gerekir. 

Planlı değişimlerde değişimden hedefin ne olduğu ortaya konmalıdır. Yani varılmak istenen amaç nedir değişimle birlikte veya değişimin sonucunda? Belirlenen hedefe ulaşılmışsa hemen ardından yeni, gerçekçi ve ulaşılabilir bir hedef belirlenmeli, kazanılan başarının etkisinin kısa bir sürede berhava olmasına izin verilmemelidir. Yok, belirlenen hedefe ulaşılmamışsa hedef küçültme, değişim araçlarını, yöntemini, boyutunu ve zamanlamasını gözden geçirme gibi tedbirlere başvurulabilir. Ama seçenekler arasında beyaz bayrak çekip pes etme asla olmamalıdır.   

Yakın Tarih Türkiye İslami Hareketleri ve Değişim 

Türkiye’de İslami Hareketlerin, 1980-2000’li yıllara kadar hareket metotlarını belirlemede rol oynayan önemli üç unsur vardır: 

  1. Grup psikolojisi: Türkiye’deki İslami yapılar, örgütlenme mantığı bakımından 1980-2000’li yıllara kadar sol yapıların, özellikle Kürt sol örgütlerin önemli oranda etkisinde kalmıştır. İdeolojik söylemleri farklı olsa bile buluştukları nokta, yöntem ve hedeftir. Örgütlenme yöntemi olarak benzer bir yönteme sahip oldukları kadar hedef birliğinde de mutabıktırlar. Bir gruptan kasıt da bu yöntem hedef benzerliğidir. 

Örgütlenme yöntemi olarak gizli ve illegal bir yapılanma, sol yapıların öteden beri gelen bir geleneğiydi. Radikal İslami yapılar, yani siyasi hedeflere sahip İslami yapılar da 80’li yıllarda elleri ağızlarına varmaya başlamasıyla birlikte, örgütlenmelerini bu minval üzerinde geliştirmeye başladılar. Organizasyonlarında alabildiğince gizli bir teşkilatlanmayla hücre mantığı, üyeler arasında da üzüm salkımı türü bir hiyerarşiyle hedeflerine ulaşmak için yola koyuldular. Bu yöntemler sol yapıların zaten uyguladıkları bir yöntemdi. 

Hedef birliğine de sahipti sol ve İslami yapılar… Her iki kesim de, birinin kapitalist, diğerinin tâğut dediği devleti yerle yeksan edilmesini hedef almıştı. “T. C.” nin yıkılmasından amaç da, birinde sosyalist bir devleti, diğerinde ise İslami bir devleti ikamet etmekti.  

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, sol yapıların, özellikle de Kürt sol örgütlerinin grup psikolojisini İslami yapılara enjekte ettikleri, ya da tersi bir ifadeyle İslami yapıların, sol örgütlerinin grup psikolojisi rüzgârına kapıldıkları gerçeğidir. İslami yapılar, örgütlenme ve hedef noktasında farkında olarak veya olmayarak, düşman belledikleri ve savaştıkları sol yapıları rol model olarak kabullenmişlerdir. 

Sol yapıların modelleri taklit edilirken tabi ki dini argümanların kullanılması gerekiyordu. Bunun için de Peygamber’in (s.a.s.) Mekke Dönemi ve o dönemin gizli davet merhalesi hüccet olarak kabul ediliyordu. Hatta bu konuda daha da ileriye gidip Peygamber’in (s.a.s.) 13 yıllık Mekke Dönemi ve bu dönemdeki yaklaşık 3 yıllık gizli tebliğ dönemini süresel olarak kabul edenler dahi çıkmıştı. Bu sürelerin tutmadığı görülünce süreyi uzatma ya da vakıada pek bir şey değişmediği halde gizli tebliğ sürecinden açık tebliğ sürecine geçtiklerini ilan etme yoluna gittiler. Nebevi Hareket Metodu ile Nebevi Hareket Fıkhının karıştırılmasından kaynaklanan bir tiyatro serdediliyordu adeta… 

Sol yapılar için Kapitalist bir devletin düşman addedilmesi kadar Müslüman bir halkın içinde lojistik destek bularak barınmada da sorun yaşamaları söz konusu olduğundan gizli teşkilatlanma ihtiyacını his etmelerinin mantıklı bir yanı olabilirdi. Ancak “tağut” diye nitelenen bir devlete rağmen Müslüman bir halkın içinden çıkmış İslami bir yapının gizli teşkilatlanmayla halktan izole bir yöntemi tercih etmesinin pek de savunulur bir tarafı olmasa gerek… Gizlilikte o derece ileri gidildi ki, herhangi bir yapıya bağlı bir bireyin evinde bir ders yapıldığında, dersin yapıldığı odanın kapıları o evin diğer bireylerine kapatılırdı. Hâlbuki o derste ele alınan konular siyer, tefsir, hadis, akide vb. o evdeki herkesin ihtiyaç duyabileceği türden konulardı. Metot sol yapılardan intihal olunca böyle garabetler kaçınılmaz oluyordu.  

  1. Özenti: 80’li yıllarda baş gösteren Afganistan cihadı, İran Devrimi, Suriye ve Mısır’da İhvan Hareketinin rol oynadığı olaylar; 90’lı yıllara gelinirken Sudan ve Cezayir’deki gelişmeler, Bosna, Keşmir ve Çeçenistan gibi yerlerdeki savaşlarla ortaya konan pratikler ile bu pratikleri besleyen İhvan Külliyatı ile İran Devrimi öncülerinin Külliyatındaki teori dünyası, Türkiye’deki radikal İslami yapıları “komşuda pişer, bize de düşer” mantığına sevk etti, “T. C.”ye karşı belki yarın,  belki yarından da yakın bir devrim hülyasını zihinlerinde ihya etti. 

  1. Öz Mahalle Baskısı: 80-90 ve 2000’li yıllara gelene kadar içeride Kürt solunun, dışarıda da İslami örgüt, cemaat ve devletlerin mevzi kazanıyor görünmeleri, Türkiye’deki bu İslami yapıların tabanları ve kimi öncülerini “biz de yapabiliriz, biz de becerebiliriz” kanaatine sevk ederek tavana baskı yapmaya başladılar. Komünistlere 1 m2 kaptırmamak namına silahları kuşandılar, tekbirler eşliğinde meydanlara koştular. Yeri geldiğinde davadaşlarını dahi vurmaktan geri kalmadılar.   

Geriye ne bırakıldı? Müslüman bir halk nezdinde İslami yapılara karşı koca bir güvensizlik… “T. C.”, “Sistem”, “Tağut” dedikleri sistemin yanında yer almış izlenimini vererek ve çoğu defa yanında yer alarak muhalif görünenlere karşı cihada (!) girişme imajının doğurduğu koca bir güvensizlik…  

Bütün bunlar gösterdi ki o yıllardaki İslami yapıların toplumsallaşmaya yönelik kayda değer bir projeleri söz konusu değildi. Gelişen tüm projeler, ya içerideki sol yapılara bir tepki ya da dışarıdaki İslami yapılardan ithal, özentiye dayalı ve yerele yabancı gelişen projelerdi. Bu topraklara yabancı olduğundan maalesef semeresi de pek olmadı. Hülasa olarak 1980’li yıllardan 2000’li yıllara gelinirken Türkiye’deki İslami yapıların ortaya koyduğu kayda değer ne bir külliyatı, ne de toplumsal bir projeleri oldu. 

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’deki İslami yapılar nezdinde büyük bir değişim rüzgarları esmeye başladı; bir-iki marjinal grubun dışında daha ‘soft’ bir yapılanmayı tercih ederek yöntemsel bir değişikliğe gitmeleri kadar, 80-2000 yılları arasındaki düşünce dünyasından da ciddi bir şekilde koptular. Buna bağlı olarak nice kavramı tedavülden kaldırdılar. Mekke Dönemi, gizli teşkilatlanma, tağut, T. C., sistem, Dârü’l-Erkam, Dârü’l-Harb-Dârü’l-İslam, Dârü’n-Nedve, Cahili Toplum vb. kavramlar artık literatürde yoktu.   

Burada calib-i dikkat olan konu, İslami yapıların düşünce dünyalarında meydana gelen bu değişimin devlete yönelik olduğu, daha önce karşıtlık üzerine mebni olan duruşların, artık yanında veya arkasında olmaya evirildiği gerçeğidir. AK Parti iktidarı süreci, radikal İslami yapıların düşünce dünyalarında bir “big bang” etkisi yarattı; karşıtlıktan yandaşlığa savurdu.  

Türkiye’de radikal İslami yapıların geçirdiği bu radikal değişim, Cezayir, Mısır, Tunus, Lübnan ve Hamas gibi parti tecrübelerini yaşayan yerlerle şekilsel olarak benzerlik arz etse bile aslında temel bir farklılık vardır. Mezkûr yerlerdeki İslami yapıları iktidara taşıyan kendi örgütleri ve tabanlarıdır. Türkiye’deki radikal İslami yapılar, AK Parti’nin iktidara gelme sürecinde kadim radikalliklerindeydiler. Partileşmeye karşı, Meclis’e girme, Meclis’te ant içme, Anıtkabir’i ziyaret, saygı duruşları ve daha nice konuda AK Parti’ye muhalif durumdaydılar. Dolayısıyla AK Parti’nin iktidara gelişinde bunların katkıları yok denecek kadar azdır. Çünkü bunlar zaten AK Parti’nin tabanı değildi ve parti yöntemini tekfir edecek derecede muhaliftiler. AK Parti’nin iktidara gelip palazlanması ve akabinde gelişen Arap Baharı, özellikle de Suriye iç savaşı, radikal İslami yapıların bu tür ilkelerini temelden sarstı ve yıktı. Yıkılan ilkelerin yerine Devlet-i Âli’yi koruma ve kollamayı gerektiren ilkeler kaim oldu. Artık Meclis Dârü’n-Nedve değildi… Meclis’teki yemin de Allah’ın adının dışında bir şey üzerine ediliyor değildi. Devlet zaten “tağut”luktan çıkalı uzun bir süre olmuştu. Gizli tebliğ artık geride, Mekke Döneminde kalmıştı. Medine Döneminin taşları döşeniyordu artık; camiler, Kuran kursları, dernekler,  vakıflar, medya, mülki idareler İslami yapıların hizmetindeydi, gizliliğe ne hacet vardı artık…!? Anıtkabir ziyaretleri, hatta ziyaret ederken Ata’nın ruhuna bir Fatiha ve duayı esirgememek zamanın ruhuna uygun ritüellerdendi.  Önceleri talaffuzu dahi mahzurlu olan demokrasi, liberalizim, serbest piyasa, AB’ye üyelik gibi kavramlar ile İslami moda, refah düzeyi, konfor vb. yaşam tarzları artık yeni Medine döneminin olmazsa olmazları arasındaydı. 

Cezayir’de FİS’e, Mısır’da İhvan’a, Sudan’da Turabi’ye, Tunus’ta Gannûşi’ye, Filistin’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a, Suriye ve Irak’ta İŞİD’e, -çoğu iktidara gelmelerine rağmen- sözde veya özde İslam devleti kurdurtmayan mihrakların Türkiye’de bu tür bir teşebbüse ne derece izin verecekleri veya engel olabilecekleri ayrıca değerlendirilmeye değer bir konudur. Şu aşamada memleketteki herkesin İslam devletinden ziyade adalet devletine ihtiyaç duyduğu izahtan vareste olduğu notunu ayrıca düşmek lazım. 

Kestikleri etlerinin dahi yenmediği Mekke Döneminin ‘Cahili Toplum’u da geride kaldı artık… En azından % 50 oranında…  Artık bu nitelemeyi hak eden bir toplum değil, muvahhit, mücahit tek millet bir toplum vardı. Tabi yaa… Bu toplum değil miydi AK Parti’yi iktidara taşıyan ve 15 yıldır iktidarda tutan…?  

Böylelikle 80-2000’li yılların İslami hareketlerinin ithal tezlerinden biri daha, ‘Cahili Toplum’ tezi de bir gecede, 3 Kasım 2002 gecesinde çöktü… Toplum bir gecede hidayete erdi, 3 Kasım sabahına muvahhit olarak çıktı. Maalesef devlet, sistem ile ilgili duruşlarındaki bir uçtan diğerine savrulmanın aynısını, kendi toplumları için de yaşadılar. Ama aslında kendi içinde mantıklı olduğu da düşünülebilir. Şöyle ki; “Tağuti” bir devletin toplumu “Cahili” olur. İslamizasyon sürecini yaşayan bir devletin toplumu da Müslüman, muvahhid olur, olmalıdır. Denklem bu kadar basit… 

80-2000’li yılları arasında nev-i şahıslarına mahsus kayda değer bir projeden mahrum, genel itibariyle başkalarının projelerini uygulamaya çalışan radikal İslami yapılar, 2000’den sonra geçirmek zorunda kaldıkları evrim-değişimden, daha doğrusu başklaşımdan sonra da nev-i şahıslarına mahsus bir projeyi halklarına sunmaktan mahrum kaldılar. Yine başkalarının, kendilerinin dışındaki, partili sistemi öteden beri savunan Refah Partisi geleneğinden gelen dindar kesimin projelerine adapte olmaktan kendilerini alamadılar. Ama sorun değildi; çünkü AK Parti’yi kuranlar başından beri Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını deklare etmişlerdi. Radikal İslami yapılara artık dar gelen Mekke Döneminin eski gömleğini, Medine Döneminin yeni ve rahat gömleğiyle değiştirmenin ne mahzuru olabilirdi ki? 

Herkesin ve her kesimin tercihi, doğrusuyla yanlışıyla kendisinedir. Ancak değişimin fayda sağlaması için bir mantık örgüsü dâhilinde, kararlı ve hesaplı adımlarla meydana gelmesi icap eder. Siyasi parti, devlet aygıtının bir parçasıdır ve kendi içinde ‘gömlek değiştirerek’ farklı bir yüz ve söylemle ve yine devlet aygıtının bir parçası olarak yoluna devam etmesi doğaldır. Ancak siyasi parti gibi devlet aygıtına göbekten bağlı olamayan cemaat, vakıf, örgüt gibi yapıların bir siyasi parti değişimini, kendisi için de icra etmesinin anlaşılır bir tarafı yoktur. Böyle bir değişimi kendileri için kabul eden bu tür yapılar da artık devlete göbekten bağlı olacaklarından muhalif duruşlarını peşinen kaybetmiş olurlar. Bu tür yapılar özgün kimliklerini kaybettikleri gibi, siyasi parti mahiyetine de kavuşamamaktadırlar. Artık kendilerine bir siyasi partinin arka bahçeleri olmanın dışında pek bir rol kalmamaktadır. Bu rolü oynamak durumunda kalan yapılar, pek çok toplumsal projelerini ilgili partiye ihale edip, kendileri daha farklı ihalelere ilgi duymaya başlarlar. 

Bu kadar keskin virajların alınması, beraberinde fiziksel ve düşünsel çok ciddi savrulmaları getirmektedir. Bir uçtan diğer bir uca savrulma varsa, bu durumda iki uçtan birisinin mutlaka hatalı olması gerekir. Artı uçtayken doğru yerde durduğunu iddia edenin, eksi uca geçtikten sonra da durduğu yerin doğruluğunu savunması eşyanın tabiatına aykırıdır.  İki zıttın doğruluğunu savunmak akıllara ziyandır. “Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz.”11  Devleti tağut, demokrasiyi küfür, Meclis’i Dârü’n-Nedve, milletvekili yeminini, Anıtkabir’i ziyaret vb.lerini şirk sayan bir düşünceden devleti ve misak-ı milli sınırlarını İslami ve kutsal, demokrasiyi en ideal yönetim biçimi, Meclis’i şura, milletvekili yeminini, Anıtkabir’i ziyaret vb.lerini de ‘zaruret’ten sayıp işin içinden sıyrılmak işgüzarlıktan başka bir şey değildir.  

“Önceki duruşumuzda veya şu kadarında yanıldık, pişman olduk, şimdiki duruşumuz doğru olandır” denerek bir özeleştiriye tabi tutulsa bir nebze anlaşılır. Otokontrol, her zaman ve aşamada elzemdir ve bununla daha iyi ve daha doğru bir noktaya varılabilir. Geçmişin muhasebesini yapmadan ve adını koymadan gelinen notada geçmişin neredeyse tam zıttı bir söyleme evirilmek, tek kelimeyle omurga zayıflığının semptomlarına işaret eder. 

‘Yeni Türkiye İslami Yapılanma Trendi’ne ilhak etme konusunda geciktiğini düşünüp mazilerinin ‘sabıkalarından’ nedamet duyanlar da, Kasım 2019’da, belki de daha erken yola koyulacak trene binmek için, peşlerinden eteklerini sürükleye sürükleye canla, başla, azimle çalışıyorlar. Trene binilir veya binilmez, bilinmez… ‘Yeni Trend İslami Yapılanma’ya iltihak, dava bilinci ve inancıyla yapılıyorsa tren, istasyon, binmek veya binmemek… Ne önemi var ki!? Ne de olsa Kürt Mehmet her zaman nöbete amade… 

Türkiye’deki İslami Hareketlerin değişim konusundaki, daha doğrusu değişmeme konusundaki belki de en istikrarlı konu Kürtler ve yaşadıkları sorunlardır. AK Parti’yle, bilhassa ‘Çözüm Süreci’yle birlikte bu konuda da radikal bir değişikliğe gider gibi oldular, hatta hükümeti bile sollayanlar çıktı. Ama hükümetin geri adım atması sonucu kendileri de fabrika ayarlarına avdet ettiler. Öyle ki ait sosyal medya hesaplarını o dönemde Kürtler ve sorunlarıyla bezeyen nice kurum ve kişi, o hesaplarını iyice dezenfekte edip yerine ‘dört tek’ ruhuna yaraşır paylaşımlar ikame ettiler. Böylelikle Kürtler ve sorunlarıyla ilgili puzzle’nin kalan parçası da yerine oturdu ve değiştirmek gayesiyle yola çıkılan sistemin, mürur-i zamanla bir parçası, sonra da yılmaz bekçisi haline gelindi.  

İslami hareket, İslami kaynaklara dayanarak bir plan dâhilinde dünyanın her hangi bir yerinde hak, adalet ve ahlaki değerleri ihya ve inşa etmek için yapılan organizeli bir çabadır. Hâkim de olsa mahkûm da olsa hak ve haklının yanındadır. Kimin yöneten, kimin yönetilen olduğuna bakmaksızın haksızlığa karşı muhalif duruşundan vaz geçmez. Geçireceği değişimleri de bu ilkeler çerçevesinde ve bir mantık örgüsü dâhilinde icra ederek uçtan uca savrulmayı engeller. “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutunuz; kendiniz, anne babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Haklarında şahitlik ettikleriniz zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. İğreti arzularınıza uyup adaletten sapmayınız. Eğer şahitlik ederken dilinizi eğip bükerseniz ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilir.”12 80-2000’li yılların yanlışlarından dönülürken daha büyük bir yanlışlığa, gücün kucağına oturma yanlışlığına düşülmemeliydi.  

Değişimin nihayete erdiği fena’ya, yani ölüme, hızla ilerlerken, dinin ve insanlığın ortak değerlerini koruma, yaşama ve yaşatma mücadelesi içinde olmak, ilkeli ve erdemli insanın en ulvi görevi olsa gerek… 

Türkiye İslami Hareketinin hikâyesi; bir varmış… birden yok olmuş…  

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum