1. YAZARLAR

  2. M. Naim Çapras

  3. Demokrasi Bir Din mi, Bir Yönetim Şekli mi? (I)
M. Naim Çapras

M. Naim Çapras

Yazarın Tüm Yazıları >

Demokrasi Bir Din mi, Bir Yönetim Şekli mi? (I)

A+A-

İslam Âleminde iki yüzyıla yakın bir süredir tartışılan demokrasi mevzusu her açıldığında Müslüman camiasında iki cenahın hemen tebarüz ettiğini görmek mümkündür. Onlardan biri, İslam tarihini yücelten, Batı’nın tarihini ise alçaltan, dolayısıyla Müslümanların, demokrasi de dâhil onların herhangi bir tecrübesine ihtiyacı olmadığını, İslam tarihinde olanın kendilerine kâfi olduğunu savunan cenahtır. Diğeri ise İslam tarihini genel olarak karanlık bir tarih olarak gören, Batı’nın özellikle yakın tarihini yücelten, Müslümanların ilerlemesi için kendi tarihlerinden ziyade Batı tarihine ve tecrübelerine yönelmeleri gerektiğini savunan cenahtır. Bu iki cenahın da aşırı olduğunu, insanlar gibi medeniyetlerin de birbirine muhtaç oldukları gerçeğini kavramaktan uzak olduklarını ifade etmekte fayda vardır.

İslam, insanları kula kulluk derekesinden (zilletinden) Allah’a kulluk derecesine (yüceliğine) yükseltme gayesiyle insanlığa gönderilmiştir. İslam’ın gelişinden ilk yarım yüzyıla kadar genel itibariyle bu minval üzere giderken, Birinci Yüzyılın ikinci yarısından bu güne kadar ise Allah’a kulluğun yanında kula kulluk olarak nitelendirilebilecek, yöneticiye –küfür hali hariç- neredeyse mutlak itaat olarak Müslümanlara dayatılan yönetim tarzlarıyla çoğunlukla gelmiştir.

Kilise despotizmine karşı gelişen bir özgürlük arayışı teşebbüsü olan demokrasi fikriyatı, Batı medeniyeti için ‘halkın iradesini Tanrı’nın yüce iradesinin üstüne koymak’ şeklinde anlaşılmış, dinin kiliseye hapsedilmesine yol açmıştır. Eğer demokrasinin doğuş nedenlerinden biri ‘din despotizmi’ne, daha doğru bir ifadeyle ‘dincilerin despotizmi’ne karşı bir çıkışsa, din adına despotizm tehlikesinin her din her din için muhtemel olduğunu kabul etmek gerekir. Dinlerin ve mensuplarının tarihi, bunun sayısız örnekleriyle doludur. Kaldı ki Kur’an’ın kendisi de sabık kıssalarda bu tür durumlara işaret etmektedir. Müslümanlar ve yöneticileri için de Muaviye ile başlayan, hatta öncesine Halifeler dönemine uzanan bu türden vakıaların varlığı kabil-i inkârdan değildir.

Batı’da demokrasi savunucularının kiliseye karşı çıkmaları, muhatabın kilise oluşundan değil, kilisenin despotlaşmasından, tüm yetkileri elinde tutarak toplumda adalet ve özgürlüklerin berhava olmasına ön ayak olmasından kaynaklanmaktadır. Kilise değil de, dinsel boyutu olmayan başkaları da bu tür bir despotizme ön ayak olmuş olsalardı, benzer bir tepkiyle karşı karşıya kalırlardı. Dolayısıyla burada karşı çıkılan kilise ve onun şahsında din değil, despotizmin kendisidir. Kilisenin bunu yapıyor olması, tepkilerin despotizim kadar kiliseye de yönelmesini, yetkilerini budayıp kiliselere mahkûm edilmesini beraberinde getirdi.

Kilisenin insan haklarına karşı konumlanması, demokrasinin de kiliseye karşı konumlanması sonucunu doğurdu. Bu noktadan hareketle en dinli olanından en dinsiz olanına kadar zuhur eden hareketlerin, dünya görüşleri kadar, hatta ondan daha önce tebarüz saiklerinin incelenmesi gerekir. Bu saikler, insanlığa bir fayda ve hizmet için mi, zarar vermek için mi olduğuna dikkat edilmelidir. Demokrasi fikriyatının gerek muhtevası ve gerekse reel hayatta, çıktığı topraklarda kiliseden daha fazla fayda sağladığını görmemek için âmâ olmak gerekir. Kilisenin hegemonyasında bulunduğu dönemlerdeki Batı ile demokrasiye geçişten sonraki Batı’nın mukayesesi, bu konuda fikir vermeye yeterlidir.

Kilise despotizmine karşı gelişen demokrasi hareketini tüm dinlere karşı bir çıkış olarak algılamak, kilisenin şahsında Hristiyanlıkla diğer dinler, özellikle de İslam’la arasındaki farkı görememek olur. Her dinin hayatı okuma tarzı ve dinamikleri kendine özgüdür. Dolayısıyla birine karşı gelişen bir akımın tümüne karşı olduğu inancı yanlıştır. Ancak dini dine mukayese etmek yerine, “dinlerini ucuz bir pahaya satan” dincilerin mukayesesi, haklı ve yerinde bir mukayese olur. Hangi dinden olursa olsun bu durumda olanlar için din, süfli gayelerine ulaşmak için kullanılan bir maniveladan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla Müslümanlar inançları itibariyle Hristiyanlardan farklı olup onlar gibi hunhar olamazlar şeklindeki bir savunu, inançların farklılığı yönüyle doğru olmakla birlikte, hırs, ihtiras, iktidar ve güç merakı gibi beşeri konularda müşterek oldukları realitesi yönüyle tarihin duvarlarına tosladığı bir vakıadır. İslam tarihinin ilk döneminden bu güne değin, kâfir yöneticilerin zulüm ve ceberrutluğunu aratmayan sözüm ona Müslüman yöneticilerin varlığı, apaçık bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Böyle bir yaşanmışlık varken ve bu yaşanmışlık da ezici çoğunlukla “halka rağmen halk için”, daha doğrusu ve daha beteri olan “halka rağmen padişah, sultan, kral için” mefkûresine dayanan ‘tek adam’ yönetim biçiminden kaynaklandığı izahtan varestedir. Bu yönetime karşı halkın yönetimi belirlemesi ve ona müdahil olması şekli olan demokrasi elbette çok daha iyi olacaktır.

İslam fukahası genel olarak zor kullanarak iktidarı ele geçiren birinin idaresine cevaz vermiş, itaatini vacip saymışlardır. Bu yöntemin caiz, itaatin de vacip olduğunu dile getirmeleri, dinin öngörüsünden hareketle de jure bir hal mi, yoksa dini nassların, yaşanan reel bir durum karşısında yorumlanmasından kaynaklı de facto bir hal mi olduğu tartışmaya açık bir konudur. Cebren sultayı ele geçirmenin meşru sayılmasının altında yatan asıl neden, fitne ve fesadın (anarşizmin) ve buna bağlı olarak can, mal ve ırz ihlallerinin minimum düzeyde tutulabilmesi gayretidir. Yani yönetime geliş yönteminin meşruluğunu değil, yetkileri ve gücü elinde bulundurmasının dayattığı mecburi bir durumu kabullenmedir.

Özelde Müslüman, genelde de tüm kamuoyunun iradesini ipotek altına alan bu tür de facto bir yöntemin cevazlığına fetva verilebiliyorsa, halkın tamamının fikri alınarak yönetimin belirlendiği bir yöntem olan demokrasiye karşı çıkılmasının anlaşılır bir durum olmadığını belirtmekte fayda vardır.

Demokrasinin tarihi Eski Yunan’da Düşünce ve felsefenin merkezi Atina değil, Sparta’dadır ve orada Lycurgues’in eliyle uygulamaya başlanmıştır.[1] Ancak günümüzdeki anlamda demokrasi 1700’lü yıllarda özellikle Fransız düşünürlerin katkısıyla gelişti.

Demokrasi, toplumdaki siyasi, ekonomik, dini, kültürel, etnik, yasal eşitlik konularında öne çıkan bir anlayıştır. Yasal eşitlik, özgürlük ve hukukun üstünlüğü demokrasinin en önemli unsurlarıdır. Yunanca (dēmokratía) sözcüğünden gelir, “halk idaresi” anlamındadır. (Dêmos: halk+ kratos: güç), (aristokratia) -aristokrasiye-yani elitlerin idaresine zıt bir anlayıştır. Monarşi (tek kişinin idaresi), oligarşi (zümre idaresi), cunta (askeri yönetim) gibi otoriter- hükümet biçimleri de demokratik anlayışa aykırıdır.

Ortaçağda Avrupa’da kiliseye karşı başlatılan hareket, egemenliğin “gökten yere indirilmesi” olarak algılandı. Bilimsel gerçeklere karşı çıkan, hakkı olmayan bir otorite oluşturan, insanların kutsal duygularını sömüren skolastik düşünceye karşı Almanya’da Martin Luther’in başlattığı eylem, Protestan anlayışı doğurdu. Bu süreç kilisenin devlet ve toplum nezdindeki etkisini giderek azalttı. 1700’lü yıllardaki gelişmeler, yüzyılın sonuna doğru (1789) devrimle sonuçlanınca kilisenin devlet, dolayısıyla egemenlik üzerindeki bütün yetkileri sonlandırıldı. Laiklik ve seküler düşünce bu şekilde doğdu ve “tanrının” devlet işleyişine dair hâkimiyetine son verildi. Yani bir anlamda “tanrıya” karşı bir zafer kazanılmıştı.

Demokrasi bir anlamda din kurumlarıyla (kiliseyle) mücadele ederek oluşturulmuştur. Ancak Müslümanlık açısından durum farklıdır. İslam, insan hayatını bütüncül olarak ele alan bir dindir. Kilisenin etkisinin kırıldığı dönem aynı zamanda Hıristiyanlığın “daraltıldığı” bir dönemdir. Bu girişim 20. yüzyılda İslam için de geçerli olmuş, din aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi “kişinin bireyseline” indirgenmek istenmiştir. Daha açık bir deyimle kişinin bireyselini ilgilendiren itikat ve ibadette bir mahsur görülmezken, sosyal hayatı ve devlet düzenini ilgilendiren “muamelat” ayağı yok farz edilmiştir.

Demokrasi belki diktatörlüğe, belki oligarşiye, belki vesayetçi-jakoben anlayışa, belki faşizme göre daha iyidir, ama o kadar. Bu sıralama kendi kategorisi için geçerlidir. İslam bir dindir ve demokrasi bunun yerine ikame edilemez. İslam’ı bütünüyle demokrasi sınırları içerisinde yorumlamak, dini değil demokrasiyi esas almaktır.[2]

Buradan hareketle demokrasinin, Müslümanlar açısından İslam Hukukunun es-Siyasetü’ş-Şer‘iyye yani ‘İslam İdare Hukuku’ bağlamında ele alınabilecek bir mevzu olduğunu belirtmek gerekir. İslam İdare Hukuku da, haram ve farz çizgilerinin daha az, mübah alanların çok daha fazla olduğu ‘Muamelât’ kısımlarındandır. Şari‘ (kanun koyucu) tarafından farz veya haram şeklinde belirlenen bir alan ve durum olmadığında buralar, boş bırakılan ve doldurulması ümmete tevdi parçalar olarak kabul edilir. Ümmet, İslam Hukukunun genel ilkeleriyle çelişmeyecek, maslahatına uygun olacak bir şekilde bu alanları doldurma salahiyetine sahiptir. Bu cihetle ümmetin kendisi yasama ve yürütme erkini, dinin belirlediği anayasal çerçevede elinde bulundurmaktadır. Bu yetkiyi de, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri olma niteliklerinden kesp etmektedirler.[3]

Ümmet bu yetkiyi aşağıdaki şekillerde icra hakkını haizdir:

  1. Ümmet, yürütme erkinin başkanını şeçer. Başkan da hükümet üyelerini seçer.
  2. Ümmet, ehlü’l-hal ve’l-akd diye tabir edilen meclisi belirler. Bu meclis de, yürütme erkinin başkanının belirlediği meclise onay vermek, dinin boş bıraktığı alanları uygun olan yasalarla doldurmak ve yürütme erkinin işleyişini denetlemek gibi vazifeleri icra eder.[4]

Bu seçimi yapmada ümmetin her bir ferdinin eşit derecede oy hakkı bulunmaktadır. Daha da ötesi İslam Devleti, bu hakkı siyasi olarak, yani vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı bulunan gayr-i Müslimlere de tanımayı taahhüt etmek zorundadır.[5]

İslami olarak, devletin teşekkülü ve gelişiminde gücün galebe çalması (Askeri Cunta), ilahi bir görevlendirme (Teokrasi), bir ailenin hegemonyası (Aristokrasi) ve her ne şekilde olursa olsun ferdin egemenliği (krallık, dikta vb.)  gibi teoriler merduttur. Bütün bunlara mukabil İslam, demokratik sistemde müspet olan hususları içeren bir yönetim sunar. Ancak bu yönetime tarafsızlığı sağlayacak ve inhirafı engelleyecek farklı bazı konuları da ekler. Demokratik sistemde egemenliğin kaynağı ümmettir. İslami sistemde de ümmet, Allah’ın hilafetinin ve O’na karşı mesuliyetin adresidir.[6]

Seküler demokrasilerde egemenlik “kayıtsız – şartsız” halkın iradesi olup yegâne merci halktır. Müslümanlar açısından demokrasi, Allah’a karşı mesul olan Müslüman halkın iradesi demektir ve bu irade de “kayıtlı – şartlı” bir iradedir. Binaenaleyh; Müslüman toplumda Allah’ın iradesinin ardından en yetkili irade halkın iradesi olmakta, herhangi bir fert, zümre vb.lerinin o iradenin üzerinde bir irade hakkına sahip olamamaktadır. Herhangi bir ferdin veya zümrenin Müslüman halkın iradesine rağmen kendi iradesini dayatması, aynı zamanda Allah’ın iradesine de bir başkaldırı mesabesindedir.

Prostestan siyaset bilimcisi Jean-Paul Willaime, Encyclopédie du Protestantisme’e yazdığı ‘démocratie’ maddesinin girişinde, her ne kadar ‘demokrasi’ ‘halk tarafından yönetim’ anlamına geliyorsa da, halk tarafından yönetilen her rejimin demokrasi olmayacağını belirtir. Ona göre, demokrasilerde bir yandan vatandaşların katılımıyla gerçekleştirilen bir seçimin, diğer yandan kuvvetler ayrılığına (yasama, yürütme ve yargı) ve insan haklarına (özellikle, çoğunluk tarafından ihmal edilme riskini taşıyan azınlıkların haklarına) saygılı bir Hukuk Devleti’nin varlığı da gereklidir.

Aslında, başlangıçta Devrim’in Kilise’ye yönelik bir düşmanlığı yoktu. Bu nedenle, Devrim’in Kilise’ye karşı yapıldığını söylemek doğru olmayacaktır. Zira çok ilginç bir şekilde Devrim’i yapanların en üst kademesinde kilise mensubu papazlar yer almakta idi. Öyle ki, o zamanlarda Fransa’da mevcut olan 130.000 kişilik kilise mensubundan sadece 10.000 kişilik ‘imtiyazlı sınıf’ devrime karşıdır. Fransa Başpiskoposu, mevcut iktidarın yanında yer almıştır. Benzer bir durum, Reform zamanında Almanya başpiskoposunda da görülmüştü. İmtiyazlılar sınıfı ile birlikte olan Başpiskoposun aksine, ‘aşağı sınıfı’ ya da ‘üçüncü sınıfı’ teşkil eden ve köken olarak da sosyal katmanların fakir sınıfından gelen kilise mensupları (papazlar) ise, toplumun %98’ini teşkil eden ve imtiyaz sahibi olmayan halk ile bütünleşmişlerdir. Nitekim dönemin en meşhur eseri Qu’est-ce que le tiers état? (Halkın çoğunluğunun temsil edildiği meclis olan ‘tiers états nedir?) adlı eser de Emmanuel-Joseph Sieyès adlı bir rahip tarafından kaleme alınmıştır. Aynı rahip, daha sonra kurulacak olan ‘Kurucu Meclis’te hem Kont Mirabeau ile birlikte hem de ihlalci Napoléon döneminde önemli görevlerde bulunacaktır. [7]

Hıristiyanlık tarihi bakımından değerlendirildiğinde, artık Ortaçağ’da papanın şahsında temsil edilen teokrasiden, protestan beyler ve konseylerden, aydınlanmış mutlakiyetçi yapıdan modern dönemin en belirgin vasıflarından biri olan ve ‘demokrasi’ denilen yeni bir rejime geçilmiştir. Böylece, hâkimiyet Millet Meclisi tarafından temsil edilen halka geçmiştir. Bu nedenle, bireylerin oluşturduğu ‘millet’ modernliğin en önemli değerlerinden biri kabul edilmiştir.[8]

‘Din’i temsil eden Katolik Kilisesi’nin Fransa’da tarih boyunca merkezî yönetimi yani ‘Devlet’i destekleyen tutumu, ‘insanı’ merkeze alan Devrim ilkeleri ile çatışmakta idi. Bu ise, Fransa’da ‘din’ denince akla gelen Katolik Kilisesi’ne (dolayısıyla ‘din’e) karşı mesafeli olmayı beraberinde getirdi. Öyle ki, Kilise’nin daima eleştiri noktalarından olacak Aydınlanma felsefesinin ‘pozitivist’ ve ‘hümanist’ anlayışının uzantıları olan bu yaklaşım, Fransız demokratik sisteminin en belirgin vasıflarından biri haline gelmiştir.[9]

Devrim’le birlikte yaşanılan bu değişiklikler, dinin toplum içerisindeki yerini yeniden sorgulamıştır. Eski Yönetimi desteklemesi ile bilinen Katolik Kilisesi’nin şahsında temsil edilen din, Devlet’in her türlü mekanizmasından uzaklaştırılmasını gerektirmiştir. Oysa Jean Legein’in de belirttiği gibi, Hz. İsa daima ezilenlerin yanında olmuştur. Yine ona göre, kendisine sunulan her türlü iktidarı (siyasi, maddi, manevi) reddeden Hz. İsa, toplumun efendisi olacak kişinin, toplumun ayaklarını yıkamayı da kabul edecek bir hizmetçi olması gerektiğini bizzat göstermiştir. Bu nedenle, Kilise’nin her türlü iktidar ile yakın ilişki içerisinde olması, onların yanlışlarını savunacak kadar içli-dışlı olması İncil’in çağrısına aykırıdır. İncil’in çağrısının dışında dünyevileşen bir Kilise’nin akıbeti ise en iyi Fransız devrimi ile ortaya çıkmıştır. (Tabi buradaki İncil, Hz. İsa, kilise vb. kavramların yerine İslam’ın kavramları yerleştirildiğinde mezkûr eleştiri Müslümanlar için de yerinde olacaktır.)

Öyle ki, Eski Yönetimi eleştirmek aynı zamanda Katolik Kilisesi’ni ve tabii ki dini de eleştirmek anlamına geliyordu. Katolik Kilisesi’nin işlediği günahların tamamı ‘dine’ yüklenmiştir. Bu nedenle, modern demokrasilerde zaman zaman gündeme getirilen ‘din-devlet’ çatışmaları, asıl itibariyle Fransız Devrimi ile birlikte yaşanan ve eski kraliyet yönetimini desteklemiş olan Katolik Kilisesi ile Devrim taraftarları arasındaki siyasi çatışmalara dayanmaktadır. [10]

İslam âleminde demokrasiye geçiş, çoğunlukla kabukla sınırlı kalmış, mahiyet ve muhteva yine padişah, kral şeklinde kalmıştır. Dolayısıyla İslam âlemi vb. pek çok ülkede demokrasi, halk için kuzu postuna bürünmüş kurt konumunda olmuştur. Bazı dönemlerde ve bazı ülkelerde uygulanan İslam Hukukunun bir takım maddeleri, özgürlük ve adaletin önüne geçmiş, uygulanan bu birkaç ahkâmla âlimlerin ve halkın ağzına bir parmak bal sürülmüş, yöneticiye itaatin farziyeti edebiyatı alıp başını gitmiştir. Böylelikle ümmetin siyasi hayattaki rolü ortadan kaldırılmıştır. İslam tarihine bakıldığında da, pek çok dönemde İslam hukukunun sembolik birkaç uygulamasının dışında İslam’ın cami, medrese, tekke gibi yerlere ve tabi ki bireye mahsur kılındığını söylemek mümkündür. Adaletin toplumda yerleşmesinin başat şartının yöneticin adil olmasından geçtiği gerçeğinden hareketle Müslüman halk, kendisini en iyi yönetebilecek birkaç kişi arasında bir tercihte bulunarak, yasama, yürütme ve yargı namına tüm yetkilerin yöneticide toplanmaması, yönetimin süresinin belirlenmesi, meşru gerekçe ve yöntemlerle muhalif duranlara muhalefet hakkının verilmesi gibi İslam tarihinde ve bugününde nadiren karşılaşılan koşulları demokrasi gibi bir araçla sağlayabilir.

 

[1] Akkâd, Abbas Mahmûd, ed-Dimukrâtiye fi’l-İslâm, Dârü’l-Meârif, Mısır, s. 14.

[2] Göngür, Kamil, Demokrasi Din Olmamalı, http://www.fikircografyasi.com/makale/demokrasi-din-olmamali, 09.04.2018, 09.22.

[3] es-Sadr, Muhammed bakır, el-İslâmu Yekûdü’l-Hayat, Vizâretü’l-İrşâdi’l-İslâmî, İkinci Baskı, Tahran, 1403. s. 11.

[4] es-Sadr, a.g.e. s. 11-12.

[5] es-Sadr, a.g.e. s. 14.

[6] es-Sadr, a.g.e. s. 17-18.

[7] Taşpınar, İsmail, Katolik Kilisesi ve Demokrasi, Fransız Devrimi Demokrasisinden Kilise-içi Demokrasiye, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=957, 09.04.2018, 09.29.

[8] Taşpınar, İsmail, A.g.e.,

[9] Taşpınar, İsmail, A.g.e.,

[10] Taşpınar, İsmail, A.g.e.,

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.