1. YAZARLAR

  2. M. Naim Çapras

  3. Demokrasi Bir Din mi, Bir Yönetim Şekli mi? (II)
M. Naim Çapras

M. Naim Çapras

Yazarın Tüm Yazıları >

Demokrasi Bir Din mi, Bir Yönetim Şekli mi? (II)

A+A-

Demokrasi bir inanç sisteminden ziyade, eksiği ve fazlasıyla bir yönetim biçimi olarak algılanması ve kabul edilmesi halinde Müslümanlarca içselleştirilmesi daha bir kolay olacaktır. İslam, başka din ve kültürlerde bulunan anlayış ve adetleri, kendi ilkelerine muhalif olmadığı sürece ret etmemiş, varsa aykırı boyutları ayıklayarak Müslümanların hizmetine sunmuştur. Yani bir anlamda ‘müslümanlaştırmıştır.’ İslam tarihinde, Müslümanların mutfağından çıkmamış olan felsefe, mantık vb. yaklaşım ve disiplinleri kendi ilkeleri doğrultusunda yeniden yorumlayarak içselleştirmiş, İslam felsefesi vb. disiplinleri geliştirmişlerdir. Batı menşeli ve teolojiyle çok daha iç içe olan bu ilimlere kendi rengini verebilen Müslümanlar, yine Batı menşeli ama teolojik konulardan daha uzak, daha çok yönetişim bilimi olan demokrasiye de kendi rengini vermeleri mümkündür. Dolayısıyla İslam’ı demokrasiye uyarlayarak yeni bir teoloji yaratmak yerine, demokrasiyi İslam’a göre yorumlayarak İslami bir yönetişim tarzına vesile kılmak mümkündür.

Müslümanlar benzer bir durumu ekonomi alanında da atmıştır. Tamamen faiz esasına mebni olan Batılı bankacılık ve sigortalama sistemi anlayışlarına İslami bir perspektif geliştirerek –başarı oranı tartışılsa bile- İslami bankacılık ve İslami sigorta sistemini vücuda getirebilmişlerdir. Peygamber’in (s.a.s.) vefatı sürecinde veya halifeler döneminde baş gösteren fitne dönemlerinde parlamenter sistem diye bir sisteme aşina olmuş olsalardı, muhtemelen halife seçimini ve fitnelerin def‘ini bu yolla yaparlardı. Çünkü divan sistemini, Ömer (r.a.) döneminde Fars bürokrasi sisteminden ve aynı adla nakletmişlerdir. Hatta bu yüzden ilk dönemlerde Irak’ta divanlar Farsça, Şam yöresinde ise Rumca divanlar tutulurdu. Vaktaki on yıllar sonra Arapçalaştırmaya muvaffak olundu, o vakit divanlar Arapça yazılmaya başlandı.

Burada amaç, İslam ile demokrasiyi birleştirmek değil, İslam’ın temel siyasi ilkelerini ortaya koyduktan sonra, Batı’nın da tecrübelerinden istifade etmektir. Demokrasiye yönelik Müslümanların yapacağı bir yöneliş, dinin itikat ve ibadet kısmına değil, muamelat kısmına giren şer‘i siyaset kısmında ele alınmalıdır. İtikat ve ibadet kısmından olmayacağı için de bu tür bir adımın ‘bid‘at’ vb. nitelendirmeler de söz konusu olmayacaktır.

Buna mukabil, şura, istişare gibi dini kavramların da zamanın ruhuna göre yeniden yorumlanmasıyla, demokrasinin Müslümanlar arasında en büyük istişarenin yöntemi olarak değerlendirilmesi mümkün olabilecektir. Cuma namazı, bayram namazı, hac ibadeti gibi topluca ifa edilen ibadetlerin, bir anlamda İslam âleminin sorunlarının konuşulduğu bir istişare toplantısı olduğu kimi âlim ve aydın tarafından dile getirilmektedir. Demokrasinin de, yöneticinin belirlenmesi, yetkileri, süresi gibi konularda böyle bir işlevi görebilmesinin mekanizmaları oluşturulabilir.

Fakihler, iktidarı zor kullanarak ele geçiren kişiye itaatin vacip oluşunu şu kaide ile bir ilke haline getirmişlerdir. (من اشتدتّ وطأته وجبت طاعته) yani “ baskısı/gücü artana itaat vaciptir.” Tabi bunu destekleyen -sahihliği ve zayıflığı bir yana- bazı hadislerin varlığını da unutmamak lazım.

Yöneticinin seçimle gelmemesi, hangi yolla gelirse gelsin tüm yetkilerin onda toplanması, yöneticiliğin mede’l-hayat (yaşam boyu) devam etmesi, ‘halife’ olması hasebiyle bu konumlarını Peygamber’in (s.a.s.) konumundan aldığını söylemek mümkündür. Bilahare buna civar medeniyetlerdeki krallık sistemlerinin etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Hâlbuki masum olan ve vahiyle yönlendirilen bir peygamber ile masum olmayan ve ancak Peygamber’e indirilen vahiyle iktifa etmek zorunda olan bir yöneticinin durumu arasındaki fark izahtan varestedir. Peygamber (s.a.s.), yasama, yürütme ve yargı erklerinin tümünün yetkisini ilahi bir görevle elinde bulundururken, peygamber olmayan hangi babayiğide güvenilerek bu erklerinin tamamının yetkisi kendisine tevdi edilebilir? Dolayısıyla bir yöneticinin Peygamber’in (s.a.s.) sahip olduğu yetkilere sahip olması söz konusu olamaz. Biri direk Allah tarafından seçilmişken, diğeri insanlar tarafından seçilmiştir. Dolayısıyla yöneticiye ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ nazarıyla bakılarak kutsiyet atfedilmesi, uygulamalarından ‘lâ yüs’el’ kabul edilmesi gibi bir durum İslam’ın yönetim anlayışında söz konusu değildir. Çünkü aile reisliğinden devlet reisliğine kadar her mesulün raiyesinin/tebasının salah ve maslahatını koruma ve gerçekleştirme, onlar arasında adaletle hükmetme vb. pek çok sorumlulukları vardır. Bir aile reisinin eşi ve çocuklarına yönelik keyfi muamelede bulunma lüksü olmadığı gibi devlet reisinin de halkına karşı böyle bir lüksü yoktur. Hiçbir gölgenin olmadığı mahşer gününde Allah’ın Arşının gölgesinde gölgelenecek olan yedi sınıfın en başında adil imam geldiği unutulmamalıdır.

İslam'ın geldiği Araplar arasında kabile reisliği yönetim sistemi egemendi. Kraliyet ve buna bağlı olan yönetim biçimi, Arapların civar ülke ve imparatorluklarla olan temasları neticesinde Araplara geçmiş, İslam'la birlikte büyük bir toprak hâkimiyetini elde eden Araplar Muaviye'den itibaren saltanat/krallık yönetim biçimine geçiş yapmışlardır. Bu yönetim biçiminin gerekleri olan krallık, babadan oğula yönetim devri, divanların teşekkülü, taht, taç, ömür boyu iktidar vb. ritüeller diğer ülkelerden miras alınmıştır. Demokrasi de kuşkusuz Batı medeniyetinin bir ürünüdür. İslam uleması, Muaviye ile başlayan ve ithal olan saltanata cevaz veriyorlarsa, ondan daha iyi olan ithal demokrasiye cevaz verememelerini anlamak kolay görünmemektedir.

Peygamber'den (s.a.s.) sonra İmam Hasan'a (r.a.) kadar o günün şartları ve egemen yönetim biçimlerine kıyasla ileri düzey bir yönetim tarzlarını geliştiren Müslümanlar, bu gelişimin Muaviye ile birlikte akim kalmasının önüne geçemediler. O gün bugündür İslam âlemi saltanat ve krallık sistemlerinden bir türlü yakasını kurtaramadı. İslam tarihinin en önemli kırılmalarından biri sayılan hilafetten saltanata geçiş olmamış olsaydı, Müslümanların idare hukuku ve siyasetinde gelebilecekleri düzeyi tasavvur etmek mümkün bile değildir. Saltanatla bunun önü kesilmemiş olsaydı İslam âleminin yüzyıllardır demokrasi vb. kavramları tartışma ihtiyaçları olmaz, insanlığa çok daha ileri yönetişim şekillerini sunabilirlerdi.

Muaviye, kayınbiraderi ve sahabenin ileri gelenlerinden Muğire b. Şu‘be’nin telkini neticesinde, Peygamber’in (s.a.s.) veya Halifelerin (r.a.) uygulamalarına ters olan ve Roma, Bizans ve Sasani gibi ‘Batılı’ ve ‘Doğulu’ krallıklardan ithal edilen bir yönetim biçimi olan kraliyet, yani babadan oğula, kardeşten kardeşe geçen ‘tek adam’ sistemini, oğlu Yezid’e bıraktığını ilan ederek hayata geçirmesiyle, İslam’a ve Müslümanlara tarihlerinin en büyük darbelerini vurmuş olmasına rağmen kâfir olmadıysa, ondan çok daha iyi bir yönetim biçimi olan demokrasinin istenmesi ve uygulanması da demokrasi yanlılarını kâfir kılmaz.

Din, Kur’an’ın nassıyla kemâle ermiştir. Kemâle eren bu dinin nassları arasında Müslümanların yönetişim şekilleri ile ilgili sarih ve kat’i bir delil yoksa bu konudaki tercihlerin Müslümanların maslahatıyla ilintili insani bir durum olduğunu ve içtihat sahasına girdiğini tesciller. Dini naslara dayalı olsaydı, sahabenin kimi seçebilecekleri konusunda istişarede bulunmaları ve tartışmaları, Ensar’ın (r.a.) Sa‘d b. Ubâde’yi halife olarak, yönetim şekli olarak da Muhacirlere “bizden bir emir sizden de bir emir olsun” şeklinde bir öneriyle gelmeleri söz konusu olamazdı. Hakeza Muhacirlerin de Ebu Bekir’i (r.a.) öne sürmeleri söz konusu olamazdı.

Peygamber’in (s.a.s.) na‘şı daha yerdeyken sahabe arasındaki bu yönetim tartışmalarının kuşkusuz eleştirilebilecek veya övülebilecek pek çok yanları vardır. Ancak bu tartışmanın ne tür bir yönetim tarzını önerdiğini ve bu gün bile ne derece ileri düzey bir boyutta olduğunu görmek namına Ensar’ın “bizden bir emir sizden de bir emir” şeklindeki teklifi bir hayli calib-i dikkattir. Sa‘d b. Ubâde’nin (r.a.) şahsında Ensar’ın (r.a.) teklifi bugünün koşul ve kavramıyla ifade edilirse “eş başkanlık” veya “dönüşümlü başkanlık” sistemlerine tekabül ettiğini söylemek mümkündür.

Buna ek olarak seçilen halifeye bazı sahabelerin bir süreliğine, bazılarının da ömür boyu bey‘at etmemeleri, bazılarının da eleştirmeleri kebâirden sayılacaktı. Kimsenin de çıkıp “yanlış yapman halinde seni kılıçlarımızla düzeltiriz” kabilinden bir söz sarf etme lüksü de olamazdı. Çünkü bütün bunlar Allah’ın iradesine karşı yapılmış olacaktı. Bununla birlikte bu muhalif duruşlarından ötürü kimseye herhangi bir yaptırım yapılmamış, fikir hürriyeti kısılmamıştır. Bu yönetimde halkın rızası, şura ve hesap sorabilme/hesap verebilme mekanizmaları aktifti. Binaenaleyh; yöneticinin, halka rağmen iktidara gelmesi ve lâ yüs’el bir edayla halkı yönetmesi söz konusu değildi.

İmam Ali (r.a.), kendisinden sonra halife olacak kimseyle ilgili olarak herhangi bir beyanda bulunmamış, Peygamber’in (s.a.s.) yaptığını yaparak bu tercihi Müslümanlara bırakmıştır. Bu bağlamda Mahmut Şeltut; “Şura, insanlara bir rahmet ve genişlik olarak bir sınırlama olmaksızın serbest bırakılmış işlerdendir” demiştir. Çağın gereklerine uygun olarak şura, ehl-i hal ve’l-akd, icma kavramlarına yeni yorumların yapılmasıyla yüzyıllardır kralların sultası altında ezilen ve tıkanıklık yaşayan ümmetin önüne yeni imkân sunulabilir. Örneğin icma‘ müessesesi dinin, devlet ve yöneticinin elinde birer alete dönüşmemesi, istedikleri gibi azaltma ve artırma yapamamaları için şer‘i delillerin üçüncüsü olarak fukaha tarafından geliştirilmiş bir mekanizmadır. İcma‘dan kasıt da kuşkusuz âlimlerin icma‘ıdır. Bu adım, dinin gelişen koşullara göre yeni okumalara açık olduğunu, tüm zaman ve mekânlara münasip olmasının ancak bu yolla mümkün olabileceğini göstermesi adına bir hayli manidar olsa gerek.

Halifelerin seçilme şekillerinin nassa dayalı olduğu iddia edilirse, karşımıza tartışılamaz bir durum çıkar. Sünnilerin ezici çoğunluğu Ebû Bekir ve sonrakilerin (r.a.), Şiilerin neredeyse tamamı da Ehl’i-Beyt’in (r.a.) hilafet hakkının nassa dayalı olduğunu savunmakla, karşı karşıya kaldıkları duruma dini bir mahiyet atfetmişlerdir. Ancak bu iddia kendi içinde bir tezatı ihtiva etmektedir. Çünkü her bir halifenin seçilmesi ötekinden farklı olduğu kadar, Müslümanların kabulü neticesinde halife olmuşlardır. Şayet nassa dayalı bir atama söz konusu olsaydı, her bir halifenin seçilme şekli ötekinden farklı olmazdı. Hakeza Müslümanlardan onları kabul etme-etmeme gibi bir tercih hakları da olmazdı. Her birinin ötekinden farklı bir şekilde seçilmesi, bu seçilme şekillerinin onlar için de bağlayıcı olmadığı, bu yüzden de farklı yöntemlerin kullanıldığı sonucuna varmak mümkündür. Onlar için bağlayıcı olmayan bir uygulamanın, sonra gelen Müslümanlar için bağlayıcı olması anlamsızdır. Buradan hareketle onların idare hukuku noktasındaki tecrübelerinin dini tecrübeler değil, beşeri bir tecrübe olduğu sonucuna götürür bizi.

Ayrıca sahabenin Benî Sakîfe’de halife/devlet başkanı seçimi için toplanmasının demokratik bir usul olduğunu söylemek de abartı olmayacaktır. Onlar orada dini bir konunun münakaşası için değil siyasi bir konu için toplanmışlardı ve en az iki partili (Ensar ve Muhacir, Ensar’ında kendi içinde Evs ve Hazreç ittifakı/koalisyonu şeklinde) bir toplantıydı. Kaldı ki bu tür toplantılar Arapların, en azından Kureyş’in yabancı olduğu toplantılar değildi. Mekke’de Dârü’n-Nedve’de bu tür sosyal, siyasal ve ekonomi konulu toplantıları zaten yapıyorlardı.

Dârü’n-Nedve, Peygamber (s.a.s)’in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay bin Kilab tarafından, yaklaşık Miladi 440 yılında Kâbe’nin kuzeyine, tavafa başlanılan yerin arka tarafına inşa edilmiştir. Bu yapı, Kureyş ileri gelenlerinin icray-ı meşverette bulundukları, müzakere yapmak için toplandıkları bir konaktı. Mekke’nin demokratikleşmesinin önemli adımlarından sayılan bu mekânın inşa edilmesi, şehrin işleri ile ilgili halkın, görüşlerini özgürce ifade edebilmelerine imkân sağlamıştır.[1]

İslam, yönetimin şeklinden ziyade muhtevasına dikkat eder. Kur’an’da Davud ve Süleyman (a.s.) gibi kral olan Peygamberlerden bahsedildiği gibi, Yusuf (a.s.) gibi kralın maiyetinde bakan/bürokrat olan Peygamberlerden de bahsedilmektedir. Musa ve Harun (a.s.) gibi sadece halkının lideri olan Peygamberlerden de, Şuayb, Zekeriya, Yakup, Peygamberimiz (s.a.s.) gibi çobanlık yapan peygamberlerden de bahsetmektedir. Peygamber (s.a.s.) de, Müslüman olmaları karşılığında bazı ülkelerin krallarına karışmamış, krallıklarını lağvetmemiştir. Şekil yerine muhtevaya dikkatleri çeken dini nasslar, muhtevada adalet, hukuk karşısında eşitlik, özgürlük, adalet, liyakat gibi konuları odağa alır. Bu tür olmazsa olmaz kabilinden olan ilkelerin var olduğu yönetimler makbul sayılmış, kabuğa çok da önem verilmemiştir.

Diğer taraftan yeni bir durumla karşılaşıldığında, bununla ilgili mutlaka şer‘i bir delilin bulunma şartı yoktur. İslam’ın ruhuyla, temel ilkeleri ve maksatlarıyla ne derece uyuştuğu da onun kabulü veya reddi konusunda önemli bir göstergedir. Her işle ile ilgili vahyin gelmesi söz konusu değildir. Kabil, kardeşi Habil’i katlettikten sonra cesedi ne yapacağını bilemez durumdayken, Allah-u Teâla, cesedin defnedilmesi gerektiğini öğretmek için bir serçe gönderdi. Bu da bir vahiy değil, akıl ve ilkeler doğrultusunda başka bir varlığın tecrübesinden istifade etmektir. Medeniyetler, kültürler arasında öteden beri bu yaşanmaktayken, globalleşen dünyada bunun önünün alınabilmesi mümkün değildir. Demokrasiyi de bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Önemli olan İslami değer ve ilkelere uyması veya uygun hale getirilebilmesidir.

Peygamber (s.a.s.) civar ülkelere gönderdiği davet mektuplarında kralları dine davet ederken, Müslüman olmaları halinde tahtlarında kalmaları garantisini vermekteydi. Vakıan de Müslüman olanlarına o hakkı vermiştir.

Mevzubahis olan toplum, Müslüman toplumdur. Biz, Müslüman bir toplumda demokrasinin uygulanabilirliğini ele alıyoruz. Müslüman toplumun tamamen veya çoğunlukla din dışı bir konu üzerinde konsensüs sağlaması söz konusu değildir. Ümmetin dalalet üzerine ortak karar almayacağını bazı hadisler de dile getirmektedir. Dolayısıyla Müslüman bir toplumda demokrasinin uygulanması halinde, din dışı bir karar ve uygulamanın topyekûn kabul edilmeyeceğinin garantörü yine Müslüman toplumun kendisidir.

Kadim Kilisede olduğu gibi dini merciin siyaseti ele geçirmesi, ya da Emeviler ve bugüne varana kadar ki İslam Âleminde olduğu gibi siyasetin dini tekeline alması halinde, din siyasete kutsiyet libasını giydirerek Cebriye felsefesini dayatır, siyaset de dine güç pompalayarak dogmatizimin zuhur etmesine vesile olur. Cebriye, mutlak kadercilikle ‘sultanın yaptığının hikmetinden sual olunmaz’ ilkesi üzerine kaim olurken, dogmatizmin zorunlu sonucu ise zorbalık olur. Bu yüzden de siyasetin güdümündeki dinde ister dini, ister de siyasi bir konuda muhalif olan görüş “bâğî”dir.

‘İndirilen’ etrafında bir araya gelen bu iki sulta, bir yandan dinin zaman ve mekân zindanında mahpus edilmesini, çağdaş ve yeni yorumların yapılmamasını dayatırken, diğer taraftan sultanın kararlarının değerlendirilmesinin de önüne geçmekle içtihat kapılarının kapatılması, taklit ve bağımlılığın önünün açılması sonucuna götürmüştür. Yezit’le birlikte dini konularda yeni, çağdaş, farklı yorum ve bakış açısına sahip kişi ve düşünceleri, “yetmiş üç fırka” hadisi vb. argümanlarla peşinen küfür, fısk ve bid‘at ehli olmakla suçlayarak mahkûm edip kendilerini “fırka-ı naciye” olarak lanse ettikten sonra, siyasal gücün desteğiyle muhalif düşüncelere karşı cadı avına girişilmiştir. Emeviler Cehm b. Safvân’ın Cebriyesini, İslam tarihinin en önemli siyasi düşünce âlimlerinden olan Ma‘bed el-Cühenî ve Ğaylân ed-Dimeşkî’nin özgürlük ve adalet düşüncesine karşı; Me’mun Kur’an’ın yaratılmış olduğu akidesine inandığından Şafiî, Ahmed b. Hanbel’e karşı, Mütevekkil Eş‘ariyeye intisabından ötürü Mu‘tezile’ye karşı duruşları gibi İslam tarihinde sayısız örneklerle âlimlerden bir zümrenin iktidarla birlikteliklerinin, öteki âlim ve düşüncelerin ezilmesine yol açtığını temaşa etmek mümkündür. “Allah-u Ekber” nidalarıyla boyunlar üstünde sallandırılan kılıçlar olduğu sürece, muhalif düşüncelere hayat hakkı olamaz. Namık Kemal’in “Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” sözü ne de güzel kendini his ettiriyor burada… Müsademe-i efkâr, hürriyeti ve ‘öteki’ne müsamahayı gerektirir. Bu iki temel unsurun olmadığı toplumlarda müsademe-i efkâr söz konusu olmaz, bu olmadığı için de bu toplumun gelişmiş toplumlar liginde yer alması imkânsızlaşır. Yönetimde ve düşüncede ‘tekçi’ bir yapıya sahip bu tür ülke ve toplumlarda müsademe-i efkârdan, Refik Halit’in tabiriyle “bu çatışmalardan ya kurşun çıkar, ya da sürgün!”

Evet öyle… ‘Öteki’nin fikrini beyan etme imkânını bulamadığı despot yönetimlerde şiddetin çıkar bir yol olarak ön plana çıkması kaçınılmazdır. Muhalif düşünceyi bastırmak için sultanın kullanacağı cebir, karşı tarafın da cebre başvurmasına sevk edebilir. Şiddetin egemen olduğu toplumların medeni bir toplum olma ve medeniyete bir şeyler kazandırma şansı da son derece azdır.

İlk Müslüman toplumlarda hürriyet kavramı ile Allah’a “abd” yani “kul” olma arasında sıkı bir bağ kurulmuştur. Allah’a kul olmanın, ister sultan olsun, ister başkası, başkasına karşı hür olmayı gerektirdiğini zihinlerine kazımışlardır. İslam, özgürlüğün insanın doğal bir özelliği olduğunu ve özgür doğduğunu, herhangi bir kanununla bunun kazanılmadığını salık verir. Ömer’in (r.a.) Amr b. As’a “Ne zamandan beri, anneleri onları hür doğurduğu halde insanları kul/köle edindiniz?!” demesi, İmam Ali’nin de (r.a.) “Allah seni hür yarattığı halde başkasının kulu/kölesi olma.” demesi, ilk Müslüman toplumda özgürlüğe yapılan vurgunun bariz nişanelerindendir.

Emevilerle başlayan meşum saltanat, halifelik veya emîrü’l-müminîn unvanlarıyla zikredilir olmuştur hep. Bin üç yüz yılı aşan bir süreyle devam eden bu birliktelik, pek çok Müslümanın zihnine ayrılmaz ikili gibi kazınmış, halife olacak olanın kral, sultan, padişah gibi unvanları da haiz olması gerektiği yönünde bir algı ve inanca sevk etmiştir. Bugün bile halife olduğunu iddia eden ya da halife nazarıyla bakılanların aynı zamanda kral, sultan olmaları ya da sultanlar gibi despot bir yönetimle hüküm ferma etmeleri ve bunun da pek çok Müslümanca garipsenmemesi, halifelik-sultanlık mekanizmasının yüzyıllarca süregelen birlikteliğinden mütevellit sosyo-psikolojik bir vakıadır.

Emeviler, ümmete sadece saltanatı miras bırakmadılar; aynı zamanda emsallerine muhaliflerin sindirilme yöntemini de öğrettiler. Onların döneminde düşünce ve siyasette son derece güçlü bir muhalefet ve son derece dindar bir toplum vardı. Bunlara karşı din dışı bir argümanla mukavemet şansları yoktu. Bu yüzden de dinin içinden çıkartılan çarpık bir söylemle tüm tasarruflarında kendilerini temize çıkardıkları gibi, muhaliflerini de ‘şeytanlaştırma’ yoluna gittiler. Uydurulan pek çok hadis eşliğinde bu çarpık söylemle sultanın her türlü dikta tasarrufuna meşruiyet kazandırılmış, kazandırılan bu meşruiyet de halka dikte ettirilmiştir. Böylelikle en çok korktukları, halkın seçme ve yönetime müdahil olma ve hesap sorma hakkı dini bir gereklilikmiş gibi halkın elinden alınmış, halka ‘ulü’l-emre’ itaatten başka bir seçenek bırakılmamıştır.

Hâlbuki yönetim, halkın yöneticiye itaatiyle gerçekleşir. Bu itaat de ya yöneticinin Allah’ın indirdikleriyle hükmettiğine inanılan dini meşruiyet, ya da yöneticinin maslahatı celp, zararların da def‘ini sağladığına inanılan siyasi meşruiyetle kazanılır. İslam âlemindeki yönetimlerin ezici çoğunluğunun her ikisinden de mahrum oldukları ortadadır.

Demokrasi bir din/inanç şekli olabilir mi? Olabilir tabi… Nihayetinde din ve inanç kişinin yaşadığıdır. İnandığı gibi yaşamayanın, yaşadığı gibi inandığı kuralı gereğince Müslüman olsun-olmasın kişinin yaşadıkları, onun inancının dışavurumudur. Demokrasiyi bir put haline getirenin durumu, bir ineği, taşı, tahtayı, helvayı vb. varlıkları put haline getirenden daha garip değildir. En azından demokrasinin mezkûr varlıklardan farklı olarak, insanlar arası yönetime katkıda bulunduğu gerçekliğiyle artı bir yönünün olduğunu söylemek mümkündür.

Ancak Demokrasiden biz, insanlığın mürur-ı zamanla yönetişim bilimiyle ilgili edindiği tecrübelerden birini veya hülasasını anlıyoruz; İslam’ın yerine ikame edilebilecek bir inancı ve dini değil... Laiklik vb. İslam’la uyuşmayan yönlerinin ayıklanarak ‘müslümanlaştırılmasının’ mümkün olduğunu, böylelikle Müslümanların istifadesine sunulabileceğini, Müslümanların bu beşeri tecrübeyi daha iyi ve ileri düzeylere taşıyabileceklerine inanıyoruz. Bu şekliyle uygulanabilecek bir demokrasinin, yüzyıllarca süren hilafet kılıklı saltanat sitemlerinden ve bugünkü despot düzenlerden çok daha fazla İslam âlemine yarar sağlayacağını düşünmekteyiz.

 

[1] Tuğrul Tezcan, Kur’an’da Şûrâ Kavramı ve Çağdaş Yorumları, Doktora Tezi, sf. 33, Ankara 2010.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum