1. YAZARLAR

  2. M. Naim Çapras

  3. Din ve Güç… Kim Egemen Olmalı?
M. Naim Çapras

M. Naim Çapras

Yazarın Tüm Yazıları >

Din ve Güç… Kim Egemen Olmalı?

A+A-

 

                                                                                                                                         

Din ve Güç… Kim Egemen Olmalı?

Mahlûkat arasında “en güzel yaratılışla yaratılan insan”[1], aynı zamanda “zayıf yaratılışa”[2] sahiptir. Beden ve düşüncedeki zafiyeti insanı, bu zafiyeti giderebilecek ya da minimize edebilecek çareler aramaya sevk etmiştir. Bu hilkat üzerine yaratılan insana, Yaratıcısı, gerek doğada karşılaşabileceği sorunlar ve gerekse Kendisine ulaşma konusunda onu kendi haline bırakmamış, tüm bu zorlukların üstesinden gelebilmesine olanak sağlayan bedensel ve düşünsel donanımları kendisine bahşetmiştir.  

Bahşedilen bu donanımlardan biri de inançtır. Bedensel ve düşünsel takatin nihayet bulduğu yerde, aşkın bir varlığa sığınma ve oradan güç alma arzusu devreye girer. Bunun doğru bir şekilde yapılabilmesi için de ilk insanla birlikte, birer rehber olarak sahih ve sağlam bir inancın insanlara öğretilmesi için Peygamberler gelmiştir.

Diğer taraftan zayıflığını bertaraf etmek ve zorlukların üstesinden gelmek için güçlü olma, hükmetme de beşere enjekte edilen arzulardandır. Diğer canlılar sadece mideyi doldurmaya yetecek kadar bir güç kullanımına ihtiyaç duyarken ve fazlasına tamah etmezken, onlardan farklı olarak insandaki ‘güç arzusu’ namütenahidir.   ‘Bir avuç toprağın’ dışında hiçbir şey onun bu arzusunu doyuma erdirmez, vadiler dolusu servet kendisine aksa, bir mislini daha ister. Bu yüzden de daha güçlü, hatta en güçlü olma arzusu, insaniyet ailesindeki kardeşler arasında niza‘ ve savaşın ana sebebi hükmündedir. Enaniyet, haset ve kibir gibi kalbi marazların başrolünde olduğu güçlü olma arzusu, din ile denetim altına alınmazsa, sahibini de etrafındakileri de beladan belaya sürükler.

Dindar olmayan kimse, her türlü gücü kendinde barındırma ve yeri geldiğinde “ben sizin en yüce rabbinizim”[3] deme potansiyelini haizken, dindar olan kimse, gücünün artması oranında mutlak kudret sahibi Yaratıcısı’nın gücü karşısında acziyetinin fevkine varır; kendisine verilen bu gücün aslında bir nimet olduğu idrakini her an canlı tutar. En güçlü olduğu anda bile Rabbinin kudret ve nimeti karşısında kafası devesinin boynuna değecek kadar iki büklüm olur, Mabuduna karşı ubudiyetin gerektirdiği tezellül ve tevazuu iliklerine kadar his eder ve yaşar.[4] Elde ettiği ilim, mal, makam, evlat, aşiret, devlet vb. her türlü güç materyallerinin birer emanet nimet olduğu bilinciyle hareket eder; kişisel ihtirasları yerine, kullanılmaları gerektiği yer ve şekilde kullanır. Kendi başına güçlü olamama veya gücünün yetememesi karşısında daha güçlü olana iltica etme arzusu ile tekrar güce sarılır, güç kazanır.

İslam, güçlü olmanın önünde engel değildir. Bilakis güçlü olmayı emreder. Güçlü müminin zayıf müminden daha hayırlı olduğu, insanların en hayırlısının insanlara en faydalı olan kimse olduğu vb. şeklindeki nebevi teşvikler güçlü birey ve toplumların teşekkülüne matuftur. Bu tür teşvikler salt ‘güc’ün zatı için değil, insani değerlerin toplumda ikame edilmesi ve korunmasına dönük teşvikler olduğu bilinmelidir. Yani güç, dinin ikamesi ve korunması için talep edilir. Bu cümleden, dinin kabul edilmesinin güçle olacağı sonucunu çıkarmak doğru değildir. Çünkü din, kendini kaba kuvvetle değil, ikna kuvvetiyle kabul ettirir. İkna olan kabul, olmayan ise ret eder ve hiçbir güç onu dini kabule zorlayamaz.

Din, güçten istifadeyi ve denetiminde bulundurmayı sadece ‘köprüyü geçene kadar’ değil, köprüyü geçtikten sonra da bunu dayatır. Gerek güçsüz olunduğunda ve gerekse de gücü elde ettikten sonra dini ilkelerden taviz verilmemesi gerektiğini salık verir din. Güçsüzlük ve güçlü olma hallerinin ikisinde de dinin istediği sabır ve sebattır. Her iki halde de hakta sabitkadem olmakta sabır ve metanet göstermektir. Peygamber’in (s.a.s.), “güçlü, yarışmada galip gelen değil, öfke anında öfkesine hâkim olabilendir”[5] şeklindeki beyanı, buna gösterilebilecek delillerdendir.

Güç ile din, ya birbirini tamamlayan ya da birbirine rakip iki unsurdur. Bu ikisinden hangisinin hangisine hizmet ettiğine bağlı olarak olaylar ve insanlar üzerindeki etkisi olumlu veya olumsuz olabilmektedir. Güç, dinin hizmetinde ise din güçlenir, güç dengelenir, uysallaşır ve meşru bir zeminde işlev görür; din gücün hizmetindeyse güç, dini de, kendi gücüne güç katan araçlardan biri haline getirir, dengesini kaybeder ve kontrolden çıkar. İnsanlık tarihi  her iki duruma da, dinin, gücü egemenliğine aldığı durumlara da, gücün dini egemenliği için kullandığı durumlara şahit olmuştur, olmaya devam etmektedir.

Dinin mi gücü, gücün mü dini kullandığı bir cihetiyle dini anlayışla alakalıdır. Din sahih olduğu, vahye dayandığı sürece güç, dinin hizmetinde olmuştur. Ancak dinin muharref olmaya başlaması ya da cehalet, yanlış anlama ve yorumlama, taassup vb. nedenlerden ötürü muharref bir şekilde yorumlanmasına bağlı olarak din, gücün hizmetine amade olmuş demektir.

Din sahibi toplumlarda din hâkim güç değilse, güç sahibi özel veya tüzel kişilikler, her türlü din dışı uygulamalarını dini kisvelerle toplumlarına sunar ve kabulünü sağlarlar. Bu şekliyle güç sahibinin her türlü uygulaması kutsiyet kazanır; eleştirilme imkânı berhava olur. Çünkü o uygulamaların muhalefetinde günah, itaatinde sevap vardır artık. Günah ve sevap kavramları, dinsel kavramlardır ve dünya hayatının tanzimine yönelik kullanılsa bile ahirete yönelik sonuçtan bahseder. Dinsel olmayan sistemler ise bu kavramlardan imtina‘ ederler, çünkü uhrevi sonuç gibi bir gaye gütmemektedir. Binaenaleyh; din, dinin ehlinde değilse ve dindar olanlar da gerektiği kadar ona sahip çıkmazsa, başkaları tarafından en büyük sömürü aracına dönüştürülür. İnsanlık tarihinde din, en büyük değişim dönüşümü yapmasına mukabil, ehli olmayan kimselerin elinde en büyük istismar aracına dönüşmüştür. Çünkü din, ehli olmayan kimselerin elinde birer afyondur.

Sahabenin, en büyük dini kişilik olan Peygamber’in (s.a.s.) nice uygulamasını bu cihetle sorgulamaları, şeri‘ mi yoksa insani olduğunu sormaları bundandır. Yani ilgili uygulamayı eleştirmek veya ona alternatif bir öneride bulunmak gibi bir haklarının olup olmadığını öğrenmek istemişlerdir. Peygamber’den (s.a.s.) sonra necasetinin dahi kutsandığı bir kültürü Müslümanlar tevarüs etmelerine mukabil, en güçlü insan olan Peygamber (s.a.s.), kendisine ait olan görüşlere kutsiyet atfetmemiş, yeni düşünce ve eleştirilere açık olmuştur. Bu kutsama maalesef sadece Peygamber’le (s.a.s.) sınırlı kalmamış; bilahare gelen nesiller, kutsallık çerçevesini sahabelerden krallara, mezhep imamlarından parti/örgüt liderlerini ihata edecek kadar genişletmişlerdir. Müslümanlar arasında bu türden bir kutsama baş gösterdikten sonra, aklın faaliyetlerinde önemli oranda gerileme baş göstermiş, yeni bir üretimden ziyade, var olanı tüketen bir zihin egemen olmaya başlamıştır.

Dine aykırı bir söylem veya uygulamanın din adıyla kabul görebilmesi için toplumun din algısının da buna müsait olması gerekmektedir. Toplumun din algısının doğruluk veya yanlışlığı ise, din eğitimini veren kişi veya kurumlara bağlıdır büyük oranda. Bu kişi ve kurumların din anlayışları topluma sirayet eder. Toplumda oluşan din anlayışı da güç sahiplerine yönelik duruşlarını belirler.

Binaenaleyh; güçlüler ile dini kurum ve kişilikler arasında her zaman için metin bir bağ vardır. Güç sahipleri, dinin temsilcilerini zer veya zor politikalarıyla kendi yanlarına çekmeye çalışırlar. Güç sahiplerinin bu yöntemleri, tüm Peygamberlerde olduğu gibi, Peygamberlerin varislerine yönelik de sürekli uygulanagelmiştir. Bu yönteme boyun eğen dini merkezler, peşlerinde toplumlarının da güçlüye boyun eğmelerine ön ayak olmuşlardır. Hem de dini bir vecibeymiş gibi... Bu yönteme boyun eğmeyen dini merkezler ise, güçlülere direnmiş, buna bağlı olarak toplumun da güç merkezlerine direnç göstermelerine öncülük etmişlerdir.

Güç merkezi ile dini merkezler arasındaki bağın en çarpıcı örneklerinden biri, Kolonyalizim ile kilise arasındaki ilişki türüdür. Asya ve Afrika’daki sömürünün öncü birliklerini hemen her zaman misyonerler oluşturmuştur. Bu misyonerler, temsilcileri olduğu Batılı güçlerin ilgili kıtalardaki sömürülerine zemin hazırlamış ve meşruiyet kazandırmışlardır. Hakeza İslam Âleminde de, her hangi bir güç merkezi ve otorite, her hangi bir yer ve halka yönelik bir sindirmeye yeltenmeden önce, ilgili tüm dini merkezlerden ora insanının terörist/baği olduğuna ve bertaraf edilmeleri gerektiğine yönelik fetvaları alır ve “Vira Bismillah, Allah-u Ekber”ler ile her türlü operasyona girişir.

Bu bağlamda Mustafa Kemal’in, Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında (1924) Diyanet Teşkilatını kurması da, güç-dini merkez arasındaki bağ için bir hayli anlamlıdır.

Dinin güçlü olduğu yerde, ya gücün nimetlerinden faydalanma (zer) ya da gücün şerrinden korunma (zor) gayesiyle ‘sistem içi düşmanlar’, yani münafıklar türer. Güç itibariyle dinin zayıf olduğu yerde ise, varolan dindarlarda sadakat ve samimiyetten başka bir duruş mevzubahis olmaz.

Aslında şunu demek mümkün olsa gerek: İnsanlar, reel şartlar için olduğu kadar inanç açısından da cesur olanlar ve korkak olanlar diye ikiye ayrılırlar. Cesur olanlar, dine iman veya dini inkâr şeklinde olsun inançlarını ‘kıvırmadan’, yalın bir şekilde ve gür bir sedayla ortaya koyarlar. Dindarsa halis bir dindar, kâfirse halis bir kâfirdir. Yani bir kişilik sahibidir. Korkak olanlar ise, kişilikten yoksun olduklarından gücün kimden yana olduğuna bağlı olarak renklenir, gücün merkezinin yer değiştirmesi oranında bunların renkleri de değişiklik arz eder. Cesur olanlar tahterevallinin her iki ucunda dururken, korkaklar tahterevallinin tam ortasında dururlar. Tahterevallinin hangi ucu ağırlık kazanırsa, bu türden korkalar da o uca doğru yuvarlanırlar.                                                

Malum olduğu üzere, Mekke yıllarında Müslümanların safında bu tür ‘sistem içi düşmanlar’ yoktu. Çünkü Müslümanların ne ‘zer’i, ne de ‘zor’u vardı. Ortada sadece halis Müslümanlar ile halis kâfirlerden oluşan cesur kimseler vardı. Ancak Medine yıllarıyla birlikte Müslümanların ‘zer ve zor’a kavuşmaları neticesinde, bu korkak-kişiliksiz grup, üçüncü bir taraf olarak mücadele ve tarihteki yerlerini almaya başladılar. Menfaatleri zedelenmeyene kadar en ‘hızlı’ sistem savunucusudurlar. Ancak işin ucunda tehlike görünmeyi versin, sistemi de, sistemi ayakta tutanları da yok pahasına satarlar, arkadan hançerlerler. Peygamber (s.a.s.) gibi en güçlü dini ve siyasi bir otorite olduğu halde, Medine toplumunda onlarca münafık türeyebilmiş ve en hayati anlarda Müslümanlara sırtlarını dönebilmişlerdir. Peygamber (s.a.s.) gibi bir otoritenin olmadığı dönemlerde münafıklığın hangi boyutta olabileceğini kestirmek zor olmayacaktır. Aslında dinin gücüyle ‘sistem içi düşmanlar/münafıklar’ arasında doğru bir orantıdan bahsetmek mümkündür. Din güçlendikçe münafıkların sayısında artış, din zayıfladıkça münafıkların sayısında ise düşüş söz konusu olmaktadır. Mekke – Medine dönemleri ile Ak Parti öncesi ve sonrasındaki dönemlerin bu yönüyle mukayese edilmesi neticesinde bu tezin doğruluğunu test etmek mümkündür.

Bu kabilden korkakların şahsiyet sorunu olduğundan, daha doğru bir tabirle şahsiyetleri olmadığından, ne iman ne de küfürde cesur olamadıklarından ahirette cehennemin en alt tabakasında yer alırlar. (Kuşkusuz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar ve onlara asla bir yardımcı da bulamazsın.)[6] ‘Sistem içi düşmanlar’ sadece Müslümanların sorunu değildir kuşkusuz. Dinli-dinsiz her gücün türettiği korkak-kişiliksiz bir taife her zaman vardır ve genellikle bir ideal ve iddia yoksunu kimseler, sistemin nimetlerinden faydalanmak veya şerrinden emin olmak için böyle bir kişilik/sizlik sergilerler.

Peygamber’den (s.a.s.) sonra, döneminin şartlarına göre Müslümanlar ve tüm insanlık ailesi için ileri bir yönetim biçimi meydana getiren İslam Kültürü, saltanat/krallığın ihdasıyla, neredeyse o günden bu güne kadar geçen yüzyıllar, bu yönüyle Müslümanlar ve tüm insanlık âlemi için kayıp yüzyıllar olmuştur. Mustafa Kemal, adına hilafet denen ama aslında saltanat olan düzeni lağvetmeyi doğru bir zemin ve yöntemle yapmış olsaydı, bu, İslam Âleminin önüne yeni hayırlı kapıların açılmasına vesile olabilirdi. Ancak saltanata geçişte İslam Âlemi ne kadar afalladıysa ve bir alternatif geliştiremediyse, adına hilafet denen saltanatın lağvedilmesinde de en az o kadar afalladı ve bir alternatif geliştiremedi. Hilafetten saltanata geçişte Müslümanlar, Bizans, İran vb. kraliyet sistemlerini taklit ettikleri gibi, saltanat olan hilafetin yıkılmasından sonra da Batı taklitçiliğinden kurtulamamıştır. Ama sadece taklit… Batı’nın yönetişimde ortaya koyduğu tecrübeyi sadece ismen almış, hilafetin içini boşalttıkları gibi Batılı yönetim sistemlerinin de içini boşaltıp kendilerine uyarlamışlardır.

Müslümanların fıkhı, hilafet sonrasındaki yönetimlerde hak edene ve haklı olana değil, zalim olsun adil olsun, mümin olsun fasık olsun galip gelene, yani “güce” meşruiyeti vermiştir. Her ne kadar bunu daha az fitne olsun ve daha az kan dökülsün diye yapmış olsa bile, bu bir defaya mahsus yapılmamış, her güçlü olan, meşruiyetini dinden ve toplumdan değil, kendi gücünden kesp etmiş, akabinde buna dini bir kisve giydirmiştir. Muaviye ile başlayan ‘gücün meşruiyeti’ ile ‘dini meşruiyet’ arasında açılan makas, maalesef bu güne kadar genişleyerek devam edegelmiştir. Saltanat olan hilafetin dağılmasından sonra bile Müslümanlar, kendilerine ait olan yönetim biçimlerini değil, Batı medeniyetinin oluşturduğu demokrasi, liberalizm gibi kavram ve yönetim biçimlerini tartışadurmuşlar, bir alternatif geliştirememişlerdir.

Bu itibarla, genellikle tarih boyunca İslam Âleminde iktidara gelen yönetimler, ya dini kullanarak iktidara gelmişlerdir, ya da iktidara geldikten sonra toplumu daha kolay yönetebilmek için dini kullanmışlardır. Ya da ikisini de… Hâlbuki yönetimde olacak olan kişinin ne tür bir dinsel sıfat taşıdığından ziyade, adalet ve halka ne vadettiği hususu asıl olandır. Hristiyanların, Müslümanların, Budistlerin vb. çoğunlukta olduğu bir toplumda başka bir dinden bir yöneticinin başa gelme şansı yok denecek kadar azdır. Hal böyleyken, bir Müslüman toplumda başa gelecek olan kimse zaten Müslüman olacağına göre, ölçülebilir olmaktan uzak olan takva vb. kriterlerden ziyade, ölçülebilir adalet, özgürlük, toplumsal refah gibi konularda ne tür projelere sahip olduğu hususu kriter olarak ele alınması daha isabetli olacaktır.  Bir taraftan toplumun her kesimine adaletle mi hükmedecek yoksa yandaş-kaşıt ayırımına mı gideceği konusu öncelik kazandığı gibi, halkın menfaatine olacak her konuda halkı daha ileri bir düzeye taşıyabilme hususu büyük önem kazanmaktadır.

Tercihlerde ideolojilerin daha belirgin olduğu Ortadoğu toplumları, yöneticilerini seçme gibi bir hakları varsa, ideoloji kadar, hatta ondan daha önemli olarak seçecekleri kimselerin kendilerini nereye taşıyacağını da hesaba katmaları menfaatlerine olacaktır.  Dini propaganda aracı yaparak dindar toplumun duygularını okşamakla seçilecek kimselerin, seçildikten ve gücü elde ettikten sonra dinsel bir despotizme tevessül etme ihtimalinin ne olduğunu doğru hesaplamak gerekir. Dinsel despotizimle mücadele, dinsel olmayan despotizimle mücadeleden daha zordur ve tarih boyunca hep böyle olagelmiştir. Şeriati’nin tanımladığı şekliyle “dine karşı din”in mücadelesi, küfür ve şirke karşı dinin mücadelesinden daha vahim ve çetindir.

Dinin de gücün de emin ellerde olması, dindar olan ve olmayan herkesin maslahatınadır. Gücün emin olmayan ellerde olmasına karşılık dinin emin ellerde olması, en azından din adına cürümlerin ve zorbalığın yapılmasına mani olacaktır. Bu halde olan bir toplumda zulüm vukuu bulsa bile bu din adına yapılmamış olacaktır. Ancak hem dinin hem de gücün emin olmayan ellerde bulunması halinde zulmün vukuu bulması ve bu zulmün din adına yapılması işten bile değildir. Bu tür bir zulüm de kuşkusuz en ağır olandır. “Kuşkusuz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde de adaletle hükmetmenizi emretmektedir.”[7]

İslam Âleminde dini –sözüm ona- en katıksız şekliyle uygulayan toplumların hali pür melalidir maalesef. Afganistan, DAİŞ, Suud-i Arabistan, İran vb. güçler, bırakın bunların siyaset, yönetim, ekonomi, sosyal adalet, özgülükler vb. alanlarda tüm dünyada birer model olmalarını, ülkeleri bu yönlerle inceleyen istatistiklere bile kaçıncı dereceden girdiklerini incelemek bile herkese önemli bir fikir verecektir. Dolayısıyla din ve gücün egemenliğinden önce din ve güç gibi en önemli emanetlerin gerçekten ehlinde olup olmadığına bakmak gerekir. Bu iki emanet ehlindeyse dünya ve ahiret saadeti, değilse ikisinden biri ve her ikisinin hüsranı vaki olacaktır.

 

[1] Tin: 95/4.

[2] Nisa: 4/28.  

[3] Naziat: 79/24.

[4] Mekke’nin Fethiyle birlikte Mekke’ye giren Peygamber’in (s.a.s.) yaşadığı haldir bu.

[5] Buhârî:Kitâbü’l- Edebi, Bâbü’l-Hazri Mine’l-Ğadabi, Hadis No: 5763; Müslim, Kitâbü’l-Birri ve’s-Sileti, Bâbu Men Yemliku Nefsehu İnde’l-Ğadabi, Hadis No: 2609.

[6] Nisa: 4/145.

[7] Nisa: 4/58.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
7 Yorum