1. YAZARLAR

  2. Fatih Kanlıbıçak (Fehman Mîrxan)

  3. Hak, Tasarruf Ehliyeti ve Kürtler
Fatih Kanlıbıçak (Fehman Mîrxan)

Fatih Kanlıbıçak (Fehman Mîrxan)

Yazarın Tüm Yazıları >

Hak, Tasarruf Ehliyeti ve Kürtler

A+A-

 

Hak, tarih boyunca üzerinde mutabık kalınamayan kavramların başında gelmektedir. Tanımına dair farklı görüşler bulunduğu gibi varlığıyla yokluğu hususunda da görüş birliği bulunmamaktadır.

Savigny’e göre hak bir kişiye ait irade gücünden başka bir şey değildir ve hak kavramı açısından önemle işleve sahip tek şey iradedir, irade yoksa hak da yoktur.

Jhering’e göre hakkın özü ve amacı menfaattir. Ancak ister maddi, ister manevi içerikli olsun her menfaat hak değildir. Bir menfaatin hak sayılabilmesi için objektif hukuk düzeni tarafından korunması, tanınması gerekir.

Jellinek’e göre irade ve menfaat birbirlerini tamamlayan birer cüz, birer unsurdur. Jellinek irade ve menfaat kavramları arasında bir senteze ulaşarak hakkı, “insana irade kuvveti tanımak suretiyle korunan menfaat” diye tanımlamaktadır.

Kelsen’e göre ise, bilimsel anlamda hukuk kuralının yanında ondan ayrı ve bağımsız bir hak kavramı yoktur ve hakkı, hukukun koruduğu irade veya menfaat kuramı olarak açıklamak ve varlığını bağımsız olarak kabul etmek mümkün değildir.

 

Hakkın nasıl tanımlandığının yanında hak çeşitleri ve kimlerin/nelerin hangi hakka/lara sahip oldukları da önemlidir. Hak çeşitleri ve sahipliği hukuk sistemlerine göre farklılık gösterir. Sosyalist hukuk düzenlerinde özel mülkiyet hakkından bahsedilemezken liberal hukuk düzenlerinde özel mülkiyet hak olarak karşımıza çıkar.

Gelişmiş hukuk sistemlerinde genellikle bir durum hak ise de değilse de herkes içindir. Herhangi bir hukuk düzenine bağlı bir kişinin özel mülkiyet hakkı varsa o hukuk sistemine bağlı herkesin özel mülkiyet hakkı vardır yoksa hiç kimsenin yoktur.

Hak çeşitliliği ve hak sahipliğinden kaynaklanan farklılıklar, içinde bulunduğumuz yüzyılda daha da önem kazanan “evrensel hukuk” ile giderilmeye çalışılmaktadır. Bu durum Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin birinci maddesinde “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar…” şeklinde ifade edilmiştir.

Doğuştan gelen haklar diye tabir edilen haklar bakımından insanların eşit doğdukları kabul edilir. Bir Fransız doğuştan hangi haklara sahipse bir Endonezyalı da aynı haklara sahiptir. Yani bir İngiliz’in eğitim hakkı varsa bir Arap’ın, bir Alman’ın, bir Kürt’ün de vardır. Bu durum İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin Ek Protokolünün ikinci maddesinde “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir.” şeklinde yer bulmuştur.

 

Hakeza BM Sözleşmesi’nin amaç ve ilkeler üst başlıklı birinci bölümünün birinci maddesinin ikinci bendine “Uluslar arasında halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek…” şeklinde giren ifadeyle halklar eşit ve self determinasyon hakkına sahip kabul edilmiştir. Ayrıca bu haklara ehil olmak için halk olmak yeterlidir. Binlerce yıllık geçmişe, milyonlarca nüfusa sahip olmaya, onlarca devlet kurmuş olmaya, zengin olmaya, güçlü olmaya, beyaz olmaya… gerek yoktur.

Bir öznenin hak sahipliğine bakılarak insan olup olmadığı anlaşılmaz. Zira haklar sadece insanlar için değil, topluluklar, hayvanlar hatta cansız varlıklar için de vardır. Mesela varlığını devam ettirme hakkına insanlar ve hayvanların yanı sıra bazı durumlarda cansız varlıklar da sahiptirler. Bir öznenin hak sahipliğine bakılarak nasıl bir insan olduğu hakkında da fikir edinilemez. Anne karnına düşmüş bir cenin hak sahibi olabildiği gibi, çocuk, genç, yaşlı da hak sahibi olabilir. Hakka sahip olmak insanları birbirinden, hayvanlardan, bitkilerden veya cansız varlıklardan ayırt etmeye kâfi bir özellik değildir.

Haklar konusunda insanları birbirinden, hayvanlardan ve diğer şeylerden ayıran temel etken tasarruf ehliyetidir. Bunun için ayırt etme gücüne sahip olma, reşit olma ve kısıtlı olmama şartlarını birlikte taşımak gerekir. Bu üç şarttan herhangi birine veya birkaçına sahip olmayan özne hakkını kendisi kullanamaz. Halk diline çevirecek olursak; çocuklar, deliler, ahmaklar (kısıtlılar), hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar hak ehliyetine sahiptirler fakat tasarruf (hakları kullanma) ehliyetine sahip değildirler. Yani özne hakka sahip ancak bunu kendisi kullanamıyorsa ya çocuk ya deli ya ahmak ya hayvan ya bitki ya da cansız varlıktır.

Tasarruf ehliyetine sahip olmayanların hak sahibi olup olmadıkları pek de önemli değildir. Nihayetinde bunlar haklarını vasileri, temsilcileri vb. aracılığıyla kullanırlar ve gerçek iradelerini haklarına yansıtamazlar. Yani mal sahibidirler ama mallarına başkası el koymuştur.

Hak, tasarruf ehliyeti bağlamında yaşadıkları her ülkede “Müslüman kardeşleri” tarafından her fırsatta kendileriyle eşit haklara sahip oldukları dillendirilen Kürtleri nereye koymak gerekir? Mesela sözde, Kürtler ile egemen ülke halkları eşit haklara sahiptirler fakat egemen halklar anadilde eğitim yapabildikleri halde Kürtler bırakın anadilde eğitim yapmayı anadillerinde bir tabela dahi asamazlar. Hakeza anadilini konuşmak bile Kürtler açısından terörist ilan edilmeye yeterli olabilmektedir. Nitekim son günlerde çıkan meclis içtüzüğüne göre mecliste “Kürdistan” kelimesini kullanmak dahi cezaya çarptırılma gerekçesi olacaktır. O halde teorideki eşitlik Kürtler açısından pratikte ne anlama geliyor?

Yukarıda açıklanmaya çalışılan hak ve tasarruf ehliyeti sahipliği/sahipsizliğine göre egemenler tarafından “eşitiz” ile Kürtlere denilen şey şudur:

“Hakkınız var fakat kullanamazsınız. Yani siz aklı başında yetişkin insanlar değilsiniz. Siz çocuksunuz, delisiniz, ahmaksınız, hayvansınız, otsunuz, eşyasınız...”.

Son olarak “Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olanınızdır.” ayeti ve “Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” hadisinin de beşeri hukuka benzer şekilde eşitliğe dikkat çektiğini, ilk insanla ilgili tartışmaları bir kenara bırakırsak, bütün insanlar bir kadınla bir erkekten yaratıldığına ve Allah indinde üstünlük takvayla olduğuna göre insanların eşit haklarla doğdukları ileri sürülebilir. Yani doğuştan eşittirler, eylemleriyle/tercihleriyle Alâ- illiyyîne yükselir veya Esfel-i sâfiline inerler.

Kürtlerin anadilde eğitim veya self determinasyon istekleri ne evrensel hukuk ne dinle çelişmemektedir. Kürtlere bu şekilde pazarlanan din veya hukuk aslında egemen ülkelerin devlet bekası kaygısı güden ideolojilerdir. Bunların ne din ne de evrensel hukukla uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Rahmetli Apê Musa’nın deyişiyle “Anadilim senin ülkenin temellerini sarsıyorsa, demek ki ülkeni arsamın üzerinde yapmışsın.”. İlahi ve beşeri hukukun tanıdığı hakkı/ları hangi halk nasıl kullanmış/kullanıyor/kullanacaksa Kürtler de o şekilde kullanmayı istiyorlar. Ve bu gerçekleşmek zorundadır.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum