1. YAZARLAR

  2. Nedim ERDOĞAN

  3. İNSAN VE MAHİYETİ
Nedim ERDOĞAN

Nedim ERDOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

İNSAN VE MAHİYETİ

A+A-

İnsan, insanlık tarihinin hem zehri hem de panzehri olmuştur. Peki, en şerefli mahluk olan insan nasıl kendi türünün zehri olabiliyor? Bunu tefekkür etmek / düşünmek gerekmez mi? Elbette çok boyutlu analiz etmek gerekir ve şunu da unutmamak gerekir: İnsanoğlunun mana boyutu madde boyutunu beslemesi gerekir çünkü mana boyutunda hakkın inşası halıkın rızası esastır ve bu esaslar üzerine söylemler, eylemleri kanalize etmelidir. İnsanın ve insanlığın egemenliği, gücü, iktidarı ve nesil inşası için çabaları, mana eksenli olmalıdır. Böyle olunca hak, adalet, dinî özgürlükler ve düşünce özgürlükleri inşa olur. Aksi takdirde insanın nefsi, arzuları, iktidar olma mücadelesi işin içine girdiğinde ve firavuni bir gurur alması halinde felâketler baş gösterecektir. Kan, gözyaşı, savaşlar ve göçler başlayacaktır. Felâketlerin ardı arkası kesilmeyecektir. İnsanoğlu mana boyutunu idrak edip ona göre: Eylemler, nesiller, toplumlar inşa etmelidir. İnsan, sadece madde boyutuyla müşahede edilip, buna göre planlar, projeler, nesiller, toplumlar inşa edilmeye çalışılırsa, toplumsal kaoslar bitmeyecektir.

Yaradılış itibarıyla insan değerli ve kıymetlidir. İnsan bunu idrak edemezse o zaman insan, insanın kurdu haline gelir. Bu da büyük balık, küçük balığı yutar anlayışını doğurur. Tabi gayr-ı insani bir anlayıştır. Çünkü yaradılış itibarıyla insan en yüce surette yaratılmıştır. İnsanın bu sıfatını ve yönünü muhafaza edebilmesi için yapacağı en önemli şey yaradanı tanımaktır. Aksi takdirde insana verilen bütün bu kabiliyet ve ince mizanlar insana yük olur. Sonuçta her bir nimeti, nimet sahibinin isteği doğrultusunda kullanması gerekir.

Verilen nimetin bir gün hesabının sorulacağı ve insanın akıl etmek yönünde sorumluluğunun olduğunu bu yönüyle hesaba çekileceği, bu nimeti nerelerde kullandığının sorulacağı en öncelikli yaratılan varlık insandır. Çünkü kâinatta yaratılan her şey ya doğrudan ya da dolaylı olarak insana hizmet etmektedir. Tabiri caizse ayrıcalıklı yaratılmış bir varlıktır insanoğlu “Mahiyeti itibariyle”. Bu kadar yüce ve ulvi olarak yaratılan insan elbette başıboş değildir ve olmamalıdır. Bu konuda Murtaza Mutahhari şunu söyler: “Kuran’a göre insan, tüm mükemmel vasıflara sahip bir yapıdadır. Onun yapması gereken şey bu vasıflarıyla amel etmesidir. İnsanın mimarı ancak kendisidir. İnsanın, düşündüğü mükemmelliklere varabilmesinin yegâne şartı, inanması ve iman taşımasıdır. Bu da takva, salih amel ve Allah yolunda gayret getirmeyi beraberinde getirir. İman vesiledir ki, ilim hükmedici nefsin elinde faydasız bir alet olmaktan çıkarak faydalı bir hale gelir. Bu yönüyle Allah’ın gerçek halifesi olan insan, meleklerin kendisine secde etiği bir varlıktır. Her şey onun içindir. Netice olarak, tüm insani mükemmelliklere sahiptir, mutlak bir inancı vardır. İnançsız değildir. İnançsız insan, eksiktir, haristir, kan dökücüdür, cimridir, pintidir, kâfirdir ve hayvandan daha alçaktır. Kuran’da övülen insanın ve kötü insanın nasıl olduklarını gösterir ayetler vardır. Bu ayetlerden şu sonuçlar çıkar: İmansız ve Allah’tan uzak insan, gerçek bir insan değildir. İnsan inandığı, asla unutmadığı ve onu anmakla huzura kavuştuğu biricik gerçekle bütünleşirse tüm mükemmelliklere sahip olur ve eğer söz konusu gerçekten (yani Allah’tan) uzaklaşırsa, kendi kökünden ayrılmış bir ağaca benzer.” (Murtaza Mutahhari, Kuran’da İnsanlık Öğretisi, 53)

Dolayısıyla insanın insanlık vasfına sahip olmasının öncelikli şartı Allah’a itaat etmek, Allah’ı tanımak ve ona iman etmektir. Çünkü insanın verilen nimetlerden yararlanabilmesi için öncelikle iman etme biletini elinde taşıması gerekir. Düşünün; bir devletin veya ülkenin sunduğu imkânlarından yararlanabilmeniz için öncelikle o ülkenin vatandaşı olmanız gerekir. Çünkü bu, beşeri sistemlerin ve kanunların olmazsa olmazıdır. Bu olmazsa, devletler her türlü imkân ve olanağı sağlayamaz. Bu kanun o ülkenin vatandaşlarına bir nevi haksızlık etmiş olacaktır. Çünkü her türlü vergiyi veren o ülkenin vatandaşlarıdır. Elbette bu durum kendi ülkesinde diğer ülke insanlarından farklı olarak bazı ayrıcalıklara sahip olması gayet doğaldır. Bunun gibi en şerefli varlık olarak yaratılan insan, elbette Allah’ın yaratmış olduğu nimetlerden sorgusuz ve hesapsız yararlanabilmesi için öncelikle iman vesikasını elinde taşıması gerekir. Eğer bu olmazsa, insanın bir sorgu ve hesaptan geçirilmesi gayet doğal ve olması gereken bir durumdur. İnsan sadece varlıksal anlamda kuru bir maddeden ibaret bir varlık değildir. Eğer böyle olsaydı insanın madde olarak evrende hiçbir anlamı ve önemi olmazdı.

Evrende; samanyolu, galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve daha nice yaratılan varlık itibarıyla insan maddesel olarak bunlara göre Allah katında bir hiç hükmündedir. Ama cürmü itibarıyla insana baktığınız zaman belki evrende en tehlikeli ve zehirli: Yılandan, akrepten, kurbağadan daha tehlikelidir. Yaşadığımız dünya gezegeni olarak insan müşahede edilirse, iklimlerdeki değişiklikler, küresel ısınmalar, bitki türlerinin yok olması, hayvan türlerinin yok olması, mevsimlerdeki değişikliklerin temelindeki bu değişimlerin yine insandan kaynaklandığı çok rahat bir şekilde görülecektir.

İnsanoğlu mana boyutuyla değerlendirildiğinde insan paha biçilmez bir elmas, zümrüt hükmüne geçer çünkü insanoğlunun kendine yüklenmiş olan misyonu, vizyonu iyice düşünmesi, iyice idrak edip akletmesi gerekir. Yaratılan varlıklar içinde akıl sermayesine sahip tek varlıktır. Bundan olsa gerek ki, evreni inşa etme noktasında ayrıcalığı olan tek varlıktır. İnsanoğlunun değerini mana boyutuyla değerlendirmesi gerekir çünkü düşünen bir âlem olan insanoğlu, insanlık yönünü ancak iman etmek, itaat etmek, ibadet etmekle gerçekleştirebilir, böylelikle insan olma vasfını elinde bulundurabilir. Bu konuda üstat Bediüzzaman şunu der: “Şu kâinatın sahip ve mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor, her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor. Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak; elbette zişuur ve zifikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zifikirle konuşacak; elbette zişuurun içinde en cemiyetli ve şuuru külli olan insan neviyle konuşacaktır. Madem insan neviyle konuşacak; elbette insanlar içinde kabil-i hitab ve mükemmel insan olanlarla konuşacaktır.”

“Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlakı ulvi ve nev-i beşere mukteda olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en ali ahlakta ve nev-i beşerin humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü manevisi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nurani kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.” ( S. Nursi, Mektubat, 121-122)

Buradan da yola çıkarak insanın cenab-ı hak tarafından kutsal bir vazife için yaratıldığını iyice idrak etmesi gerekir. Çünkü Allah insanı o kadar değerli ve kutsi bir varlık olarak yaratmıştır ki, tabiri caizse kendisine muhatap olarak kabul etmiştir. Bu muhataplığa da belli sınırlar çizildiğini görebilmekteyiz. Dolayısıyla bu kutsal muhatabiyetle müjdelenen insanın bu kutsallığı hak edecek bir bilinçle hareket etmesi gerekir, aksi takdirde firavunvari bir gurur ve kendini bilinmezlik ile hareket ederse, insanlık vasfından sıyrılarak hayvandan daha aşağı bir duruma düşer. İnsan daimi bir hayat sürmek için gönderilmemiştir. Dünya cihetiyle fani olan insanın baki olan âlemi kazanması veya kaybetmesinin yine bu fani olan yaşamını nasıl idame ettirdiğine bağlı olduğunu unutmamak gerekir.

Dolayısıyla yaşamını ifrat ve tefrit çerçevesindeki bir hayat ve eylem ilişkisinden sıyrılarak vasat bir yaşam sürdürmelidir. Çünkü ideal bir varlık olan insanoğlu doğru bir yaşamı ancak böyle yaşayabilir. İlahi hükümler, çağdaş dünyanın fantezilerinin aksine insanın yaşamından zevk alması için böyle bir orta yolu yaşam tarzı ve eylem ilişkisini her zaman önerdiğini çok rahat görebileceğiz. Ancak yaşadığımız kapitalist çağ, insanı o kadar doyumsuz hale getirmiştir ki, daha çok kazanmak, daha çok güç sahibi olmak, daha çok hüküm etmek, daha çok ezmek için insan insanlık vasfından uzaklaştırmıştır. İnsanı yalnızca fiziksel bir varlık haline getirmiştir. Çünkü kapital dünyanın temel felsefesi daha çok kazanmak, ezmek, kendine muhtaç bırakmak anlayışı ve fikri üzerinedir. Yaşadığımız çağ itibarıyla insanın kendi öz benliğinden uzaklaşıp tamamen madde eksenli bir anlayış ve düşünceye sahip olmasına neden olmuştur. Bu durum sonucunda ise, insan ve insanlık birbirine yabancılaşmış, duyarsızlaşmış, iradesizleşmiş veya irâdesizleştirilmiştir. Çünkü egemen sistemler kendi güç ve hâkimiyet alanlarını korumak ve hükümlerini sürdürebilmek için kapital bir anlayış geliştirmek zorunda kalmışlardır.

Manadan uzaklaşan insan hakikati madde telakki ederek sapla samanı birbirine karıştırır. Madde üzerinden insanı değerlendirir. Bu durumda insanın ve insanlığın değeri maddeyle ölçülür olmuştur. Bunun yegâne çaresi, insanın öncelikle kendini tanıması, amaç ve gayesini iyice düşünüp idrak etmesinden geçer. Benliğinden, bedeninden, düşüncesinden, sözlerinden, eyleminden bir bütün olarak bu kapital sistemlerden tamamen sıyrılmalıdır ancak o zaman insan fıtri insanlık manasına ve tanımlamasına ulaşabilir.

Unutmamak gerekir ki, insan zübde-i âlemdir.

Ve selamla…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum