1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. İNSAN VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ – (I)
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Yazarın Tüm Yazıları >

İNSAN VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ – (I)

A+A-

 

PARTİYÂ İNSAN Û AZADİ, Türkçesi ile İNSAN VE ÖZGÜRLÜK PARTİSİ, ismiyle yeni legal siyasi bir parti, bu ayın başlarında resmi olarak kuruldu. Muhtemelen Ortadoğu-Kürdistan havzasında ilk defa bu isimle bir parti kuruluyor. Dünyada böyle bir parti kurulmuş mudur? Doğrusu o bilgiye henüz ulaşamadık…

Bu partiye dair bir şeyler yazmadan önce insanoğlunun var oluşundan bu yana vermiş olduğu özgürlük mücadelesini kısaca gözden geçirmemiz gerekiyor.

Kuranı Kerim, insanın yaratılış hikâyesini anlatırken meleklerin buna dair gerekçeli itirazını da aktarıyor. “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamd ile seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi şüphesiz ki ben bilirim, dedi.” “Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi. Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler. Bunun üzerine: Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.” 'Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.'.” (K.Kerim-Bakara 30-31-32-33-35)

K.Kerim, Hz. Âdem ve Hawa’nın Cennete elma ağacı ile imtihanlarını dile getirir. Ardından onların bu yasağı çiğneyip cenneten yeryüzüne gönderilme serüvenleri de ilave eder. İşte insanın özgürlük serüveni buradan başlıyor diyebiliriz.

Âdem ile Havva, bütün vahşi canlı ve bitkileri ile yeni inşa olunmuş, çok fevri bir doğallık ve bedevilik içeren bir dünyada pek çok zorlukla boğuşarak yaşamlarını sürdürdüler. O yaşam serüvenlerinde çocukları ve torunları oldu. Sonra onların da çocukları ve torunları oldu. Aradan ne kadar bir zaman geçiyor bilemiyoruz ancak zamanla onlardan çoğalan insanların kabilelere, kabilelerin farklı kavimlere, kavimlerin farklı milletlere dönüştüğünü görüyoruz.

Sonra toprağı sahiplenme duygusu ile birlikte, uygarlıklar ve mülkiyet kavramı ortaya çıkıyor. Mülkiyetle birlikte savaşlar. Savaşlarla birlikte öldürülmeler, kıyımlar, esaret ve kölelik doğuyor.

Bu arada insanlığın çoğalış ve gelişimine paralel olarak kaç kavme, kaç peygamber ve gönderiliyor, onu tam olarak bilemiyoruz.Bir rivayete göre 124 bin,birine göre ise 224 bin peygamberin gönderildiği söyleniyor.Kurânda isimleri geçen 28 kişidir.Üçü tartışmalı,net olan 25 peygamberdir. Kurân’dan öğreniyoruz, Hz.Muhamed Xatemülenbiya’dır, yani son peygamberdir.

Yine Kurân bize aktarıyor, İsmail’in soyundan gelen ibrahimin torunu ve Yakub’un oğlu olan Yusuf, kardeşleri tarafından bir kuyuya atılıyor. Su arayan bir kervan oradan geçerken, Allahın yardımı ile kuyudan çıkarılıyor. Ardından bir çocuk köle olarak Mısır kervanlarına satılıyor. Ve Yusuf, Mısır Firavunlarının saraylarında bir köle olarak büyürken peygamber olup, o saraylara ve Mısıra önce Vezir, sonra Sultan oluyor.

Devletlerin köle edinmesinin en kolay yolu savaşlardı. Mesela Mısır Kralı III. Tutmosis’in Kenan ülkesine yaptığı bir askeri seferden 90.000 esirle döndüğü söylenir. Mısırlılar onları maden çıkarmak, tapınak inşası ve kanal açmak gibi işlerde köle olarak çalıştırdı.

Roma İmparatorluğu da savaşlar yoluyla çok sayıda köle elde ediyordu. Ve bazen kölelere olan talep savaşlara sebep oluyordu. Mısır ve Roma’da köleler çok kötü muamele görüyordu. Örneğin Roma’da madenlerde çalışan kölelerin ortalama ömür uzunluğu 30 yıldı. Kölelerin gördükleri zulümler, pek çok köleyi özgürlük mücadelesine yöneltti. Örneğin MÖ birinci yüzyılda gladyatör Spartaküs, yaklaşık 100.000 köleyle birlikte Roma’ya karşı ayaklandı ama başarılı olamadılar.(1)

Bütün peygamberler insana zulme ve insan onurunu rencide eden uygulamalara karşı onurlu bir mücadele verdiler. Ancak kölelik zamanla artık kurumsal bir yapı haline geldi. Nitekim hz peygamber zamanında durum tam da bu noktaya gelmişti. Hz peygamber, peygamberliği döneminde hiçbir nedenle hiçbir kimseyi köle yaparak mevcut kölelerin arasına yenilerini katmamıştır. Diğer taraftan elindeki köleleri de hür kişiler statüsüne yükselterek mevcut kölelerin tasfiyesini kendi mülkiyet alanında gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber bu davranışıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu kölesiz bir toplum oluşturma projesini o günün şartlarında başarıyla uygulamıştır.(2)

Ancak köleliğe karşı veriline bütün uğraşlara ve getirilen yasaklara rağmen kölelik, bu gün dâhil, hiçbir zaman tam olarak ortadan kaldırılamadı. Sadece şekil ve form değiştirdi.

Blessing*21’ci y.yılda Avrupa’ya kuaför olma vaatleriyle getirilmişti. Ancak on gün boyunca acımasızca dövülerek ve geride bıraktığı ailesinin toplu öldürülmesi ile tehdit edilerek yıllarca çok ucuz bir bedel ile fahişelik yapmaya mecbur bırakıldı.(1)Blessing, bu hale düşürülen bütün kadınların dramatik hikâyesidir aslında.

Günümüzde ise gelişen, bilim, bilişim, teknoloji ve iletişime rağmen kölelik kurumu belki isim ve kavram olarak yok. Ancak pratik olarak maalesef hala yaşıyor diyebiliriz. Emek sömürüsüne dayalı ucuz İş köleliği, askeri ceberut köleliği, özellikle kadınlara yönelik cinsel istismarı konu alan kölelik. insan haklarını kale almayan modern tekçi bir ulusçuluğu dayatan bir köleliği ifade edebiliriz…

Çağdaş kapitalizm ve onun saç ayakları olan büyük şirketler, tröstler ve holdingler ve bütün olan bitenlere ses çıkarmayan devlet destekli sarı sendikacılık sayesinde büyük karlar elde etmek için ucuz işçilik, asgari ücret ve çalışanın çalınan, çırpınan hakları ile devasa bir modern köle pazarı kurulmuş durumda…

Diğer yandan ise büyük askeri bir gücü elinde bulunduran, insanlıktan nasibini hiç alamamış ötekileştirici faşizan tiranlıklar, sözde bir demokrasi veya bazen da dini bir otorite kisvesi altında, elinde hiçbir güç ve imkân olmayan farklı, din, dil ve mezheplere mensup, bazen da aynı din ve mezheplerden olan milletlerin sırf topraklarını, kaynaklarını sömürmek ve kendi ırkçılıklarının o tekçi faşizan projelerini o mazlum milletlere dayatmak için, onların dil, din, mezhep, kültür, tarih ve gelenek gibi değerlerini yasaklayarak farklı bir modern kölelik biçimi şu anda dolaşımda...

İşte insanlığın bu uzun süreli tarih serüvenine baktığımızda Kürtler de bir millet olarak tarih sahnesine çıktıkları günden bu yana, muhtemeldir ki, insanlığın geçirdiği hemen hemen bütün serüvenleri yaşadılar. Kürdistan’ın orta doğudaki jeostratejik ve jeopolitik konumundan dolayı Kürtler, bu serüvenleri daha dramatik bir hal ile yaşayarak günümüze geldiler diyebiliriz.

Çünkü Kürdistan tarihine baktığımızda bu tarih milattan önce 7.500 yıllarına kadar gider. Diyarbakır/Ergani çay önünde 1968 yılında başlanan kazılarda M.Ö. 7500-5.500 yıllarına ait tabletler bulundu(3).Bu havzada Subarular, Hurriler, Mittaniler, Haldiler, Urartular, Karduklar, Kurtiler, Kassitler… yaşamışlar.

Sonra kabaca Sasani, Pers, Doğu Roma- Bizans imparatorlukları arasında yaşanan üstünlük ve egemenlik sağlama savaşlarına sahne oluyor. Millattan sonra ise islam’ın zuhuru ile birlikte İslam öğretisinin ürettiği hilafet kültürü sayesinde önce arap, sonra Fars ve Türk hanedanlarının egemenliğinde yarı otonom bir şekilde I.Dünya savaşına kadar geliyorlar. Bu savaştan sonra ise toprakları 7 parçaya bölünüyor. Türkiye, iran, ırak, Suriye, Ermenistan, Azerbaycan ve Rusya.

Gariptir ki Kürtler, I.Dünya savaşı sonrası parçalanmayı yaşamayana kadar bir şekilde Dil, kültür, edebiyat, giyim-kuşam, gelenek gibi değerlerini koruyabilmişlerdi. Ancak bu savaştan sonra toprakları üzerinde kurulan ötekileştirici, imhacı ve inkarcı faşizan tiranlıklar, Kürtlerin bu değerlerini sürdürebilmelerine artık ne imkan ne de fırsat tanıdılar.

Bu gün ne acıdır ki Kürdistan’ın en ücra kırsal kesimlerinde bile Kürt çocukları artık Kürtçe konuşamaz hale geldiler. Çünkü gelişen teknoloji, iletişime bağlı olarak bu ırkçı devletlerin başlattıkları okullaşma, televizyon, basın-yayın ve internet kültürü gibi eğitim araçlarının tümünü kendi dilleriyle Kürt çocuklarına dayatıyorlar. Ta anaokulundan başlayarak üniversiteye kadar Kürt çocuklarının ana dilleri ile eğitim ve öğrenim görmelerine izin vermiyorlar. Pazar, ticaret ve kamusal yaşamda Kürtçenin hayat bulmasına izin vermiyorlar. Hal böyle olunca bu dil ve ona bağlı değerlerin yaşam bulmasına imkân kalmıyor.

Yirminci yüz yılda Kürdistan’ın her parçasında Kürtlerin başlattıkları özgürlük mücadelesi ve isyanlarının nirengi noktası bu katı inkâr ve imhacı faşizan dayatmalardır. Kürtler bunu asla onaylamadılar ve buna isyan ettiler.

Bu isyanın Şehid ve Kahramanları Şeyh Said, Seyit Rıza, Qazi Muhammed, Melle Mustafa Barzani, Dr.Kasımlo… ve daha isimlerini sayamadığımız pek çok Kürd önderi, kahramanı ve onların varisleri olan, bu gün Kürd ve Kürdistan’ın onuru için canlarını veren bütün Kürd çocuklarıdır.

Bu isyanlar ortalama yüz yıldır devam ediyor. Her parçadaki mücadele kendine özgü bir hal almış durumda. Ve hemen her yerinde halen fiili bir savaş devam ediyor. Ancak buna rağmen bütün parçalarda Kürtlerin kafaları karma karışık. Hem dünyanın sömürü sistemi hem bu sömürü çarkının yerel işbirlikçileri Kürtleri asla rahat bırakmıyorlar. Hemen her konuda hem beyinlerini hem pratiklerini darma dağın ediyor. Kimileri solculuk adına, kimi İslamcılık ve ümmetçilik adına Kürtleri kelimenin tam anlamı ile birer mayın eşeği olarak kullanıyorlar. Bu gün Kürtler öyle bir hale getirilmiş ki en büyük, en örgütlü yapılarının bile neye hizmet ettikleri konusunda toplumun kafası cidden karışıyor.

Bu bağlamda sadece Türkiye Kürtlerini ele alalım. Bu gün bu ülkede Kürd milletine mensup 30 milyonu aşkın Kürd yaşıyor. Yani bu ülkenin yekpare en büyük etnik yapısı.2015 seçimlerine göre ortalama 11-12 milyon oyu var. Bu gün belki 14-15 milyonu buluyor. Bu Kürtler bu devlete vergi veriyor. Askerlik yapıyor, kimliğini taşıyor. Çıkardığı her yasa ve kanuna itaat ediyor. Ama buna rağmen yasal zeminde bu 30 milyon insan asla yaşamıyor. Çocuklarına bir kreşte bile anadillerini öğretemiyor. Onların varlığına dair resmi olarak hiçbir veri yok ortada. Resmen kim oldukları asla belli olmayan bir kaçaklığı yaşıyorlar. Onlara dair her şey çok katı bir şekilde yasak. Oysa bu devasa nüfus ve oy birikimine sahip bir millet resmen bir devlet kurabilir.

Bu 12 milyon oy’un 6.5 milyonu, en büyük kürt partisi iddiası olan HDP’ye gidiyor. O da resmi söylem ve argümanlarında halkların kardeşliğini, Ülkenin Demokratikleşmesini ve Türkiyelileşmeyi savunuyor. Geride kalan Kürt partileri ise HAKPAR- PAK, PSK, PDKT, HÜDAPAR dâhil toplamda 350.000 civarında Kürt oyu alabiliyor. Onarın da politikaları toplumda ciddi bir karşılık bulamıyor. Kürtlerin geriye kalan ortalama 5 milyon oyu başta AKP olmak üzere, Kürt kelimesini duyunca cin çarpmışa dönen bir Türklüğe iman etmiş,Bir kürdün Kürtçe konuştuğu duyulunca,bütün Kürt mukaddesatlarına söven Türk partilerine, yani mevcut devlet ve sistemi kutsayan partilere gidiyor.Bu durumda suçlu kim?Ve yeni arayışlar gerekmiyor mu?

Kürtler bu soruyu Şeyh Said,Seyid rıza ve arkadaşları idam edildikten hemen sonra kendilerine sorup duruyorlar aslında.Ve bu arayışlarına da hiçbir zaman ara vermediler.Ancak gerek Kürdistan’ın içinde bulunduğu sosyo ekonomik koşullar,gerek Türkiyenin konjüktürel yapısı bu arayışın bu güne kadar ete kemiğe bürünmesine cebri yasaklarla bir türlü fırsat vermedi.

Buna ilaveten Türk devlet aklı, kendi dini cemaat ve siyasi yapılarını gerek kendi metropollerine, gerek Kürdistan’a, kesintisiz bir şekilde sürerek dindar Kürt çocuklarını sürekli bir beyin ve öngörü xatmına uğratarak kendi güdümüne aldı. Deyim yerinde ise onların birer yük katırı, mayın eşeği olarak kullandı bu güne kadar. Bu yüzden bu camiada bağımsız bir alternatif bir türlü oluşamadı. 80-90 arasında yapılan kürdi dindar cemaat faaliyetleri çok ağır sabotajlara uğradı.

2012 yılında kurulan kısa adı Azadi, olan “Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan Hareketi” tam da bu arayışın adı idi. ilk kurulduğunda çok ciddi bir teveccüh gördü.

Fakat maalesef Azadi de gerek aktör kadrolarının nitelik olarak yetersizliği, gerek bu kadrolarda ortak bir fikir ve eylem birliğinin bir türlü oluşamaması, hareket içinde rol alan, bir ucu bir yerlerden güdümlü cemaat ve hiziplerin birbirleriyle çekişmeleri, Azadiden beklenenin ortaya çıkmasına bir türlü fırsat vermedi. Bütün bunlar en nihayetinde bu yapıyı kadük, marjinal bir hale getirdi.

İşte tam da Azadinin dağılma sürecinde, Azadinin kuruluşuna da katkı sunmuş ve cemaatsel kökleri ta 80’lere kadar giden bir gurup dindar ve idealist insan tarafından jıyan be Azadi nabı,jı bo insan her biji Azadi şiarıyla İnsan ve Özgürlük Hareketi şekillendi.Bu hareket bir yıllık faaliyet,arayış ve görüşme maratonundan sonra 30 insanın kurucu iradesi ile içinde bulunduğumuz ayın başlarında İnsan ve Özgürlük Partisi olarak resmi başvurusunu gerçekleştirdi. Aktif bir şekilde toplumsal yaşama katılım sağlamış oldu.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
44 Yorum