1. YAZARLAR

  2. Ali Ağcakulu

  3. İstibdat Bulaşıcıdır
Ali Ağcakulu

Ali Ağcakulu

Yazarın Tüm Yazıları >

İstibdat Bulaşıcıdır

A+A-

İslam siyaset düşüncesine ilk darbeyi kim vurmuştur?

Bir kaba yobazın ya da bir ham softanın cevap verebileceği bir soru değildir bu. Bir İslamcı da bir dindar da cevap vermekte zorlanabilir bu zamansız soruya. Zamansız diyorum, çünkü onlar bu zamanın efendiliğine soyunanlardan korkarlar ve ‘şimdi zamanı mı bu sorunun’ derler. Bundan dolayı hakikatin yüzüne ürkerek bakarlar. Hakikatin en evvel kendi tahayyüllerindeki inanca ve dine zarar vereceğini düşünürler. Korkuları onları, Kur’an’ın insanları üst üste zifiri karanlıklardan mutlak ve tek aydınlığa çıkaran mesajından mahrum bırakmıştır.

Bu soruya gerçek Mü’minler cesurca cevap verirler. İmanın nuru onları bütün korkulardan azat etmiş ve onlar hürriyetin tadına varmışlardır. Özgürlüğün lezzeti ile sermest, her gerçeğin tam ortasından bir mızrak gibi geçer ve topladıkları hakikat tomurcuklarını gezip dolaştıkları beldelere saçarlar.

Muaviye b. Ebu Süfyan. Evet vahiy kâtibi olan Muaviye. Vahiy katibi sesini duyanlar bir ürperti hissettilerse, vahiy katipliği yaptığı halde sonradan başka dine girenlerin de olduğunu hatırlatmak isterim.

- Reklam -

Kimi gökteki yıldızlara benzeyen sahabeye olan genel saygı kuralından, kimi cehaletinden, kimi de korkusundan Muaviye’yi eleştiremez.

Halbuki Muaviye bir vahiy kâtibi olsa bile, Hazreti Peygamberin kurduğu ve menşe olarak ilahi olan bir devleti, İslam Devleti’ni yıkıp, yerine kendi gecekondusunu kurmuştu. Onun kurduğuna devlet demek devletin anlamını bilmemek olur. Topraklarına yeni topraklar katmış olsa bile onun kurduğuna gecekondu denir. O gecekondunun sakinleri, önceki Ulu Devlet’in varislerine karşı katliam yapmaktan geri durmamışlardı. Kerbela’nın kumlarını kanla yıkamışlardı. Evet Muaviye’nin yaptığı yıkımın büyüklüğüne bakın ki, yaklaşık 1200 yıl bir daha Allah’ın kitabında emrettiği meşverete dayalı bir sistem kurulamadı.

Bu süre zarfında İslam’ın, bu tahribatın eseri olarak, insanlığa takdim ettiği hakikat hep yarım kaldı. Hanedanlar kendi saltanatlarını, Hilafet veya İslamiyet diye takdim etseler de aklı başında olan herkes, bu işte bir terslik olduğunu görüyordu.

Allah’ın kendisine ilim ve hikmet nasip ettiği düşünen insanların asırlar süren mücadelesinin sonunda, 1876 yılında, meşverete dayalı bir sistemi yeniden inşa etme fırsatı elde edildi. Namık Kemal ve arkadaşlarının başını çektiği “Yeni Osmanlılar” Kur’an’ın meşveret emrine dayalı o ilahi sistemi tekrar hayata geçirmek amacı ile Sultan Hamid ile anlaştı. Nereden bileceklerdi, onun da tıpkı Muaviye gibi gizli ajandasının olduğunu.

“İlahi Emri” uygulama sözü ile tahta çıkan Abdülhamid’in ilk yaptığı iş, kendini tahta çıkaran Yeni Osmanlılar ile mücadele etmek oldu. Bütün devlet imkanlarını dilediği gibi kullanan Sultan, kolay bir lokma yutar gibi Yeni Osmanlıları yuttu. Hemen ardından kendi şahsi iktidarı ve saltanatı için tehlikeli gördüğü Meclis’i süresiz kapattı. Aslında İslam Tarihi’nde bu yönü ile II. Muaviye unvanını hak eden bir kişi varsa o da II. Abdülhamid’dir.

Abdülhamid-i Sani 33 yıl devleti dilediği gibi idare etti. Bazı tarihçiler onun mail-i inhidam Osmanlı Devleti’nin ömrünü 30 yıl uzattığını düşünürler. Ben böyle düşünmüyorum. Ben, bir Meclis kurmak sureti ile tekrar dirilme fırsatı yakalayan Osmanlı Devleti’ni, Meclis’i kapatmak sureti ile yıkan kişi olarak görüyorum. Sultan Hamid’in, yıkılma pahasına da olsa, devleti kendi devletine dönüştürmek için yıllar boyu mücadele ettiğini düşünüyorum. O bunu başardığını sanıyordu. Aslında başarı sandığı şey, ağır bir istibdat altında parçalanan devlet geleneği ve onun yerine ikame edilen tek kişi iktidarı idi. Sultan’ın iktidarı tahkim edildikçe, Devlet’in tahkim edildiği sanılıyordu.

Netice o tahkim ettiğini sandığı iktidar, başka zorbalar tarafından elinden alındı. Daha önce sürdüğü kişiler gibi, o da sürgün edildi ve lüks bir hapishanede mürur-u hayata mecbur edildi.

Sultan Hamid’in 33 yıl süren istibdadına alışan kurumlar, kendi başlarına karar verme ve toplum hayrına işler yapma yeteneğini kaybetmişlerdi. Tıpkı köleliğe alışan kavimlerin özgür kalınca ne yapacaklarını bilmemeleri gibi, Osmanlı bürokrasisi de ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Bir kere istibdada ve emirle iş yapmaya alışmışlardı.

Kuvvetle muhtemeldir ki, bu sebepten dolayı yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki Fırkası, Abdülhamid istibdadından daha şedit bir istibdat uygulamak zorunda kaldı. Tıpkı Yezid’in Muaviye’den daha müstebit ve şedit davranması gibi. İttihatçılar da iktidara gelmek için hürriyet vaat ediyorlardı; ama gelin görün ki, istibdada alışmış bir bürokrasiyi hürriyet ile idare etmek pek mümkün değildi.

Çünkü istibdat bulaşıcıdır. Tepedeki küçük bir istibdat, ilmiye sınıfından en alt kademedeki bir memura kadar şiddeti artarak, hatta toplumun bütün kademelerine, hanelerin içine kadar dalga dalga yayılarak bulaşır. Hocalar talebelerine, kocalar eşlerine, anneler evlatlarına istibdat ve şiddet uygulamaya başlarlar. Artık hiçbir yerde huzur kalmaz. Bu kadar huzursuz ve cinnet geçiren bir toplumu ancak daha fazla şiddetle idare edebilirsiniz. İttihatçıların toplumu savaştan savaşa sürüklemelerinin sebeplerinden biri de bu mudur, diye hep düşünmüşümdür.

İslam dünyasında dairesel akan tarih, sık sık tekerrür ediyor. Türkiye 2010 yılında, tıpkı ilk Meşrutiyet’in ilanı ve sonrası gibi bir dönemi yaşıyor. Ama zaman çok daha hızlı akmaktadır. Erdoğan’ın tavrı dalga dalga toplumun ve bürokrasinin bütün katmanlarına yayılmış durumda. Ortalık kraldan çok kralcılar ile dolu. Emir ile iş yapmaya alışan adalet bürokrasisi hukuk devletinin yani Devlet’in sonunu getiriyor. Emniyet bürokrasisinin içi içler acısı. Elleri soğuk demire değen memurlar, bütün toplumda soğuk rüzgarlar estiriyor. Şiddet bütün toplumu esir almış durumda. Adi suçlar suçtan sayılmıyor artık. Bir yıkılışın, bir parçalanmanın çatırtıları gök kubbeden yayılıyor. Ama toplum bu çatırtıların ayakları altında ezilen çer çöpten geldiğini sanmaktadır. Hazin mi hazin bir durum.

Artık sorun Erdoğan değil. Erdoğan gitse bile, bu yapıları idare etmek için daha fazla istibdada ve daha fazla şiddete ihtiyaç olacak. Önümüzdeki dönemlerde yeni bir Yezid ya da yeni bir İttihatçı dönemi beklemek bir kehanet olmasa gerek. Şiddetin ve savaşın gün be gün daha fazla arttırılmasının temel sebeplerinden biri de bu bağımlılık ruh hali. Şunu da söylemek mümkün: Artık tekrar bir hukuk devletine dönmek, özgürlüklerin önünü açmak ve barışı tesis etmek mevcut yapıyı sürdürmekten daha zor.

AK Parti’nin her gün daha fazla şiddet, daha fazla savaş isteyen MHP ile ittifakı bir tercih değil, mevcut konjonktürün getirdiği bir zorunluluk ve bir bagaj. Afrin ve arkasından gelebilecek muhtemel savaşlar da, girilen yolun gerekliliklerinden birkaçı. Toplum savaşa bu kadar müptela olunca, barışı beklemek çok da akıllıca değil sanırım.

Doğrudan iletişim için: @aagcakulu

OCAKMEDYA

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.