1. HABERLER

  2. SÖYLEŞİ

  3. MEHMET ŞAH BİTEN ÜSTAD İLE KUR’AN ÜZERİNE SÖYLEŞİ
MEHMET ŞAH BİTEN ÜSTAD İLE KUR’AN ÜZERİNE SÖYLEŞİ

MEHMET ŞAH BİTEN ÜSTAD İLE KUR’AN ÜZERİNE SÖYLEŞİ

...

A+A-

 

Değerli üstad öncelikle röportaj talebimizi kabul edip bizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. Kuran; kendisinde şüphe olmayan, karanlıklardan aydınlığa çıkaran, kitap, ilim, hikmet, nur, furkan, şifa, rahmet, beyan, hidayet kaynağı, öğüt, hak… Nasıl tarif edip, tanımlayabiliriz Kuranı? Size göre nedir Kuran?

Söyleşi, toplantı v.b. konuşma platformlarında, hep Hz. Musa’nın duası aklıma gelir. İzninizle duayı burada zikretmek isterim. ‘’Ey Rabbim! Benim göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler’’. Bu mübarek Ramazan ayında kuran hakkında söyleşi yapmamızın bu ayın ruhuna en uygun bir konu olduğunu söylemek isterim ve bu konuyu seçtiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Ayette Allah (c.c.) der ki; “insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği ay, Ramazan ayıdır. (Bakara-185)

Kur’an toplananı dağıtmaktır. Kur’an, yirmi üç yıllık peygamberlik devresinde Hz. Muhammed’e (asm) Allah (c.c.) tarafından gönderilmiş vahiylerin bütünüdür. Ve "SON SEMÂVÎ KİTAP”tır. Kur’an, Kitabullah, Furkan, Tenzil, Mushaf, Kitap, Nur, Zikir ve Ümmü’l-kitap isimleriyle de bilinen Kelamullahtır. Bize göre, Kur’an, dört esas üzerine indirilmiştir: Tevhit [Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği), nübüvvet (peygamberlik), haşir (yeniden diriliş) ve adalet, ubudiyet (kulluk ve ibadet)

Altıncı asırda, ataları uyarılmamış Arap kavmine kendi dilleriyle ve kendilerinden olan, evlatları gibi tanıdıkları bir elçi tarafından ilahi olan mesajı iletilmiştir. Bu mesaj, ilk muhataplarının sorunlarına çözüm getiren, tevhit anlayışı geliştiren, karanlıklardan ve bataklıklardan kurtarmaya çaba gösteren bir mesajdır. Elçi ve arkadaşları, bu mesajın içeriğini yerine getirmek ve etraflarına yayarak tebliğ etmek görevi ile görevlendirilmişlerdir.

Bu mesajın ehemmiyeti; Arap yarım adasında on üç yılık Mekke’de seksen altı sureden oluşan evrensel tevhit anlayışının geliştirilmesi ve kalan yirmi sekiz sureyle Medine’deki asrı saadet devletinin temellerini atmasıdır. Yirmi üç yılık zaman devresinde elçiye indirilen vahyin tamamını Kur’an da toplanmıştır. Kur’an’da Hz. Adem’den hatemül enbiya olan Hz. Muhammed’e kadar indirilen vahiy tamamlanmış, adı İslam dini olarak koyulmuştur. İslam

dini; Kur’an’ın delaletiyle, yüce Allah’ın kullarını hakka ulaştırmak üzere peygamberleri aracılığıyla akıl sahibi insanlara tebliğ ettiği, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturan sistem, Allah’ın koyduğu hükümlerdir.

iki.jpg

Üstad Kuran niçin gönderilmiştir?

İnsanlık tarih boyunca kainatın yaratıcısı, insanoğlu ile iletişimini kelam vasıtasıyla gerçekleştirdi. Bu bağlamda gönderdiği ilahi kitaplar, Onun ilahi hitabının insanlara ulaşan yönünü oluşturmuştur. Kur’an-ı Kerim incelendiğinde; inanma ihtiyacımızı doğru olarak karşılamanın kurallarını öğreten tevhit esasları, ilim öğrenmenin ve aklı kullanarak araştırma yapmanın önemi, ibadetler, ahlâk kuralları, aileden başlayarak sosyal hayatın her kesitinde karşılaştığımız insanlara karşı gösterilecek sevgi, saygı ve diyaloğun boyutları, gök, yer ve ikisi arasındaki varlıkların yaratılışı ile ilgili bilimsel açıklamalar yapar.

Ayrıca Yüce Allah insanlığı zulüm ve kargaşa bataklığından kurtarıp adaleti, dengeyi, güvenliği ve mutluluğu sağlamak için kitap indirmiş ve elçi göndermiştir. İndirilen kitabın içinde yer alan ilke ve yasalara, Din diyoruz. Kur’an- ı Kerimdeki çeşitli ayetlerden anladığımız kadarıyla Rabbimiz dinin halis olmasını istemektedir. Allah, uydurulan din veya yutturularak verilen ataların dinine karşılık, İslam din’in temel direklerini ele alıyor. Bu dinin sağlam temeller üzerinde yükselebilmesi için indirilen din’in hakikatlerin özüne ulaşması amacını esas almaktadır.

 

Kuranı nasıl okumak lazım? Kuranı sadece belli niteliklere sahip insanlar okuyup anlar ve diğer insanlara anlatır anlayışı var, bu anlayışa katılıyor musunuz, yoksa her insan okuyup anlayabilir mi?

 

Bu soruyu sorduğunuz için çok teşekkür ederiz. Gerçekten çok önemsediğim ve her zaman gündemde olan bir sorudur. “Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdığımız bir Kur’an olarak indirdik.” (İsrâ 17/ 106)

23 yılda peyderpey gerçekleşen Kur’an’ın okunuş şekli de kıraat, tertîl ve tilavet içerikli olarak gerçekleştirilmelidir.

Dilimize “okumak” diye tercüme edilen tilâvet, “lafızları arka arkaya dizmek, tekrar etmek, aktarmak, gereğini yapmak, takip etmek” anlamlarına gelmektedir. Kıraat, tilâvetten farklıdır ve ondan daha geniş bir anlam alanına sahiptir.

Tertil ise “Özümseyerek, hissederek, yüreğinde duyarak, vahiy ile adeta bütünleşerek yavaş yavaş okumak” demektir.

‘Bu üçü de okumanın içinde olmalıdır; bunlardan herhangi biri yoksa okuma eksik kalır. Bütün bu özellikleri düşündüğümüzde Kur’an’ı ağır ağır, yavaş yavaş, hissede hissede, sindire sindire okumanın niçin emredildiği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah, Müzzemmil suresinde Kur’an’ın tertîl üzere okunmasını emretmekte, gerekçesini de vahyin mesaj, içerik ve sorumluluk ağırlığına bağlamaktadır.’

Hz. Peygamber (asv); "Allah, Kuran'ı indirildiği şekilde okuyanı sever." sözleriyle Kuran'ı tertîl ile okumayı teşvik etmişlerdir. (İbnü'l-Cezerî). Fahreddin-i Râzi’ye göre Kuran'ı tertîl ile okumak; manasını anlayarak, ayetlerin içerdiği gerçekleri iyice düşünerek okumaktır. Allah'ın (c.c.) azametini belirten ayetleri, bu azameti gönlünde hissederek, tehdit ve müjdeyi içeren ayetleri de, ümit ve korku duygularıyla dolup taşarak okumaktır.

Gelim sorunun ikinci kısmına, biz her şeyden önce Kur’an’a güvenmek zorundayız. Yusuf suresi 1 ve 2. ayetler ile muhtelif ayetlerde açıklandığı üzere, Kur’an indirildiği Mekkeli Arapların anlaması için, onların dili açık (mubin) bir Arapça ile ve onların kolayca anlayacağı ifadelerle indirilmiştir. Yine Kur’an der ki, Fussilet Suresi 44. ayette ifade edildiği üzere, Kur’an eğer Mekkeli Araplara, Arapça olmayan bir dilde indirilse idi, anlayamadıklarından dolayı itiraz ederler ve Kur’an’ın Arapça olmasını isterlerdi.

Zaten İslam’da din adamları diye bir sınıf ve grup olmayıp, Kur’an peygamberimize ve ashabına değil, tüm insanların okuyup anlaması için indirildi. Bu nedenle Kur’an’ı sadece din adamları değil, bütün Müslümanlar okuyup anlamak ve yaşamakla sorumludur. Yine Kur’an’da Zuhruf suresi 44. ayetin “Gerçek şu ki: Bu Kur'an sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.”

Kur’an’ı anlamamız gerektiğine ve gayret gösterdiğimiz taktirde onun mesajını rahatlıkla anlayabileceğimize mutlaka inanmalıyız. Kadın erkek herkesin Kur’an’ı öğrenip onun mesajını anlaması bir sorumluluktur. Tabii her ayeti ve her sureyi herkesin anlayabilmesi ya

da herkesin aynı ölçüde anlaması beklenemez. Çünkü Kur’an her çağda yaşayan ve her türlü bilgi ve kültür düzeyine sahip insanları muhatap almaktadır.

İnsanlar kendi akıl seviyeleri ve kültür birikimleri ölçüsünde Kur’an’ı anlayabilirler. Özellikle akademik düzey ya da özel alan bilgisi gerektiren ayetleri herkesin anlayamaması gayet doğaldır. Ancak herkesin aklı, bilgisi ve kültür düzeyine göre Kur’an’dan anlayacağı çok şeyler vardır. Kur’an dilinin Arapça olması, onu anlamamak için bir mazeret olamaz. Elimizde pek çok meal ve tefsir bulunmaktadır. Bunlar kolaylıkla anlaşılabilecek kadar sade bir dil ve üslupta yazılmıştır.

 

Kuran’ı bugün ki sorunlarımıza çözüm olması babında neler yapılabilir? Sorunlarımızın çözümünü oradan nasıl bulacağız?

Aslında Kur’an’ın ne dediğinden çok neyi demek istediği ya da neyi söylemeyi amaçladığını dikkate almak gerekir. Kur’an ayetlerine baktığımız zaman Hz. Peygamber ve arkadaşları Kur’an’ın ilkelerine bağlı kalarak kendi aralarında karar alabilmişlerdir. Biz bunu, Hz. Peygamber Muaz b. Cebel(r)'i Yemen'e vali olarak gönderirken, ona karşılaşacağı meseleleri nasıl çözeceğini, nasıl bir yol izleyeceğini sorunca, Muaz'ın cevabı şu olmuştur: "Önce Kur'an'da çözümü arayacağım, onda bulamazsam senin sünnetine (modeline, yöntemine) başvuracağım, onda da bulamazsam kendi görüşüme göre hüküm ve karar vereceğim."

 

Hadiste ikinci yardımcı kaynak olarak belirtilen yöneticinin görüşünün (kendi görüşümüzün) de, hükmetmede önemli bir kaynak olduğu vurgusuna dikkat etmeliyiz. Ayetlerden de anladığımız gibi Hz. Peygamberin din adına hüküm koyma yetisi yoktur. O, dinin sahibi tarafından konan hükümleri yorumlayıp uygular. Bu yorumlar ayet gibi zaman üstü yorumlar değildir. Bu konuda Hz. Aişe: “Bu konuda peygamber şöyle yapmıştı, siz niçin başka türlü yapıyorsunuz.” diyenlere şu ölümsüz sözüyle cevap vermektedir: “Allah elçisi onu o zaman öyle yapmıştır. Çünkü şartlar öyle gerektiriyordu öyle yaptığı, eğer bugün olsaydı o günkü yaptığından farklı yapardı.”

Bizim de sorunlarımızı Kur’an’a götürürken evrensel temel ilkelere bağlı kalarak içinde yaşadığımız zamanın koşul ve şartları gözeterek çözmeye gayret göstermek zorundayız. Bu konuda Mehmet Görmez beyin şu sözünü hatırlatmak isterim: "Eğer Müslümanlığımız en büyük cahiliye âdeti olarak kabul edilen ırkçılığı ortadan kaldırmıyorsa, eğer sünnet anlayışımız mezhepçiliği, fırkacılığı ortadan kaldırmıyorsa, Peygamber yolu anlayışımız İslam dünyasında zulmü, zalimliği ve diktatörlüğü ortadan kaldırmıyorsa, eğer ilim ve

medeniyet coğrafyası olan İslam dünyası zulüm ve mazlumiyet coğrafyasına dönüşüyorsa, eğer savaş, katliam, işgal, ölüm, fakirlik, açlık, kıtlık, mahrumiyet, terör, cehalet, cahillik, bütün bunlar ortadan kalkmıyorsa demek ki yeniden Peygamber yolu üzerinde, sünnet üzerinde düşünmek gibi bir mecburiyetimiz var."

 

Güncel bir sorun olan Kürt sorununa çözüm arayan bir Müslüman Kur’an’dan kendi derdine nasıl bir çözüm bulabilir ve hangi ayetleri referans olarak ele alabilir?

Müslümanlar arasın da savaş, kavga ve öldürmek haramdır. Eğer iman etmişlerse ihtilaflı meselelerini Allah ve resulüne (yani Kur’an’a) götürürler. Coğrafyamızda kendilerini Müslüman olarak tanıtan dört kardeşin, beşinci kardeşleriyle ihtilafları var. Ve yıllardır aralarında kan akıtılmaktadır. Burada Kur’an, iman edenlere iki tür emir verir. Birincisi bu savaşta olmayıp savaşa şahitlik eden diğer kardeşlerinedir; “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın.” (Neymiş, kardeşler arasında savaş olabilir. Size düşen bu savaşta haklıyı bulup, haksızın karşısında savaşmak) “Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.” ( Hucurat 9)

İkinci emir birbirleriyle ihtilaflı olan taraflaradır. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere)de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa 59)

Bu ayeti referans alın der. Bu taraflardan biri olan Müslüman Kürtler, bunu bütün İslam aleminin huzurunda her fırsatta dile getirmelidir.

Ayrıca Müslüman Kürtlerin ihtilafa düştüğü diğer kardeşlerine şu mesajları olmalıdır. “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor. Münafıklara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygambere gelin” dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa 60-61)

Bana göre Kürtler meselelerine çözüm arıyorlarsa ve Kur’an’a götürmek istiyorlarsa bu ayetlere götürmek zorundadırlar.

 

Kuranı anlamak için Arapça bilmek şart mıdır?

Yusuf süresinde “Biz Kur ’an’ı Arapça olarak indirdik, umulur ki siz onu anlarsınız.” der.

Toplumsal hayatta biz Kur’an’dan ayetler okuduğumuz da hep bu soruyla karşılaşırız; ‘Arapça biliyor musunuz?’

Halbuki “dil ayrı, ilim ayrıdır.” Hangi dil olursa olsun, iyi anlamak için o dilin nitelikleri ve incelikleri bilinmelidir. Mesela Nahl süresinde Araplar Hz. Peygambere itiraz etmişlerdir. Sana bu Arapçayı bir yabancı mı öğretiyor demişlerdir. İster Arap olsun, ister olmasın o dil üzerinde çalışmış olması durumunda o dile hakim olmaması düşünülemez. Mesela ben bazı Kürt kardeşlerimizin Türkçe dilinin incelik ve niteliklerini kimi Türk kardeşlerimizden daha iyi bildiğine ve daha iyi tahlil yapabildiğine şahit olmuşumdur.

Kur’an’ı anlayabilmemiz için kanımca Arapça bilmek şart değildir. Ancak elimizde bulunan Kur’an meallerini tam anlayabilmemiz için bir tanesine bağlı kalmamak gerekir. Birden fazla meale baktığımızda Kur’an‘ın anlaşılması daha ilmi olur. Tabii ki, Arapça bilmek güzel bir şeydir.

 

Kuranı anlamada ayetlerin indiriliş sebebinin yeri nedir?

Kur’an ayetlerinin ortaya konuluşunda etkili olan olaylara iniş nedeni (sebebi-nüzul), hadislerin ortaya konuluşunda etkili olan olaylara da söyleniş nedeni (sebebi-vurud) adını vermişlerdir. Hz. Muhammed’in peygamberliğinden ölümüne değin yaşananlarla Kur’an ayetlerinin özsel bağını göstermeyi gerektirir. Kur’an’ı sırf Kur’an’ın kendisinden yola çıkarak anlamak mümkün değildir. Atıflarını, göndermelerini, muhataplarını, nüzul sebebi, Mekki, Medeni, nasih ve mansuh gibi kavramların, içeriklerini çözümleyebilmek Kur’an’ı zihniyeti belirleyebilmek için de yaşamsaldır.

 

Peki bu durumda sıradan bir insanın Kuranı direk okuyup anlayabileceği görüşü ile çelişmiyor muyuz?

Bence çelişmiyor; Kur’anı okuyan herkes onu anlar. Fakat bu herkesin bilgisi, görgüsü, kültürü ve kapasitesi ile sınırlıdır. Bir çiftçi veya bir çoban da Kur’an’ı okuyabilir, bir doktor, bir fizikçi, bir mühendis de ama bunların anlayabilecekleri farklı olduğu gibi hiç kimsede anladığım en doğru anlamadır demeyeceklerdir. Yukarıda bahsettiğim konu Kur’an’da uzmanlaşmadır. Herkesten uzmanlaşma beklenemez. Her Müslüman Kur’an’ı anlamakla mükelleftir ama hüküm çıkarmakla mükellef değildir.

Allahtan en çok korkan alimlerdir. Fatır28

Bilmiyorsanız alimlere sorunuz. Nahl 43

Her ilmin sahibinin üstünde bir alim vardır. Yusuf 76

Kuran’ın evrenselliği derken ne anlamamız lazım?

“İslam’ı Araplaştırmamak lazım.” Kur’an 7. yüzyılda Arap dilini kullanır, o kavramların içeriği ya Kur’an’ı Kur’an’la yorumlama ya da erken dönem sözlüklerle yapılabilir. Bu anlamda, Kur’an’ın kavramlarının doğru anlamı, oluştuğu dönemdeki Arapların anladığı anlamadır. Gelenekçilerin tarihsel öğeleri ön plana çıkaran Kur’an lafızları yorumları aşılmalıdır. Çünkü bu sosyal değişim gerçeğini dikkate almamakta ve İslam’ı tarihin belli dönemlerindeki kültürüne ve o kültüre uygun yorumuna mahkum etmektir. Oysa ki yapılması gereken Kur’an’ı her dönemde, o dönemin kültürel koşuları ekseninde yeniden yorumlamak veya yeniden inşa yani, her çağın gerçeklerini dikkate alarak sürekli yorum etkinliğinde bulunmak ve onu tüm zamanlarda geçerli kılma zorunluluğu vardır.

 

Kuran’ın ölülere okunması, anlamından ziyade Arapçasının okunması, hatim indirilmesi gibi durumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ölüler için Kur’an okumakla ilgili Kur’an’da herhangi bir ayet yoktur. Kur’an ölüler için değil; yaşayan insanlar için indirilmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.” (Yasin, 36/69-70)

Kur’an’ın sevabı ancak onu anlayarak okuyan ve yaşamaya çalışan kişiye aittir.

"İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur."(53/39)

 

Kuran’ın önemli bir kısmının peygamber kıssaları ve geçmiş zaman olayları ile ilgili olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Evet, Kur’an da ismi geçen 25 peygamberden 16’sının kıssaları mevcuttur. Haliyle insanın aklına niye bu kadar kıssa anlatılmaktadır sorusu gelebilir.

İbn-i Haldun der ki: “Suyun suya benzediği gibi insan insana benzer.” Bize de insan olarak geçmiş milletlerin hayatlarını göstermek, onların yaşadıklarından dersler çıkarmak için –“ant olsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır.” (12/111)- peygamberlerin davranışları ve yaşadıkları sıkıntıları anlatılır. “Ant olsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resul’ünde güzel bir örnek vardır.”(33/ 21)

Diğer bir amacıda, önceki semavi kitaplarda anlatılan kıssalardaki yanlış veya düzeltilmeye değer bulduğu kıssalara vurgu yapmaktır. Mesela Tevrat’ta Hz. Süleyman hayatının sonunda kafir bir krala dönüşmüştür, (Tevrat /kralar/1-5) Hz.Lut’un kızları babalarıyla yaptıkları

fuhşiyatı anlatır. (Tevrat /tekvin/19/35-38) İşte bu kıssaların değiştirilmeden, yanlış anlamalara mahal bırakmadan gerçeğini bize anlatmaktadır.

 

Onlara ne gök ne de yer ağladı ve ne de bir mühlet verildi.” (Duhan-29)

Ayeti gibi dil ve anlam olarak farklı ve ilginç, edebi yönü ağır olan ayetlerle karşılaşmaktayız. Buna benzer sizin dikkatinizi çeken ayetlerden söz eder misiniz…

Bu soru İslam alimleri arasında da çok tartışmalı olmuştur. Ali İmran suresinde

“Kitap'ı sana indiren O'dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap'ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir…”

Peki nedir muhkem ve müteşabihler?

‘Allah, sözün en güzelini benzeşen (anlatımlı) olarak ikişerli (müteşabihen mesaniye) bir kitap halinde indirmiştir…’ (Zümer 23)

Muhkem sağlam, esaslı ve dayanaklıdır. Müteşabih ise benzeyen anlamına gelmektedir. Bir görüşe göre de müteşabih’in karşıtı muhkemdir. Kelimenin müteşabih olması, ilk anda anlaşılması zor olmasından kaynaklanır. Bir de yalnız Allah Teala’nın bildiği müteşabihler vardır, bunlar hurufu mukatayıda ihtiva eden Allah’ın sıfatları, kıyametin durumu, Cennet nimetleri, Cehennem azabı ve Ana kitap gibi müteşabihlerdir. Bu konu da Fahreddin-i Razi’nin önemli bir tespitini aktarmak istiyorum.

“Kur’an hem havassı hem avamı dine davet eder. Geniş kitlenin mizacı mücerred hakikatleri idrak etmeye yatkın değildir. Onlar daha işin başında; cisim olmayan bir mekânda bulunmayan hatta kendisine işaret bile edilemeyen bir varlığa inanmaya davet edilecek olurlarsa bunu kabule yanaşmazlar, kendilerinden ‘yok’ olan bir şeye inanmaları istendiğini düşünürler. Ve inkâra düşerler.

Dolayısıyla onlara en münasip olan üslûp, kendilerinin düşünce yapılarına uygun bazı lafızları kullanmak fakat bunların aralarına açık gerçeği ihtiva eden ifadeleri de yerleştirmektir. İşte birinci kısım müteşabih, ikinci yani açık gerçeği bildiren ifadeler ise muhkem kısımdır. Bu hikmet, bilhassa ilâhî sıfat ve şuunat hakkında âşikârdır.”

Müteşabih sıfatlarla ilgili bazı ayetleri zikretmek gerekirse:

“Rahman arşa istiva etti” (Taha,5),

“O kullarının üzerinde kahru galebe sahibidir.” (En’am,61),

“Rabbin geldi ve meleklerde saf saf olarak” (Fecr,22),

“Allah yanında işlediğim kusurlardan dolayı vay hasret ve (nedamet) ime!” (Zümer,56),

“Rabbinin vechi baki kalır” (Rahman,27),

“Sana karşı (Ey Musa) gözümün önünde yetiştirilmen için…” (Taha,39)

“Allah’ın eli, ellerinizin üstündedir.” (Feth 10)

“Allah size (asıl) kendi nefsinden korkmanızı emrediyor” (Al-i İmran, 28)

Güzel kelimeten/söz; aslu-ha sabitun/kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer. (İbrahim, 24)

 

*Mehmet Şahin Biten kimdir?

İnsan ve Özgür Hareketi Ankara Bölge Sözcüsü olan Mehmet Şah Biten Diyarbakır'ın Bismil ilçesinin Arıkgöl köyünde 1966 yılında dünyaya gelmiştir. İlkokulu köyde okuyan Biten, ortaokul ve liseyi ise Diyarbakır'da okumuştur. 1990 yılında Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya bölümünü bitirdikten sonra aile şirketlerinin başına geçerek çeşitli alanlarda ticaretle meşgul olmuştur. Bismil ilçesinde ilk dershaneyi açmıştır. Genç yaştan itibaren İslami Camiada faaliyetlere katılmıştır. Halen Ankara’da ikamet etmektedir, evli ve iki çocuk babasıdır.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum