1. YAZARLAR

  2. M. Naim Çapras

  3. Model Olmak Mümkün, İyi ya da Kötü…
M. Naim Çapras

M. Naim Çapras

Yazarın Tüm Yazıları >

Model Olmak Mümkün, İyi ya da Kötü…

A+A-

                                                                                                                                

Model Olmak Mümkün, İyi ya da Kötü…

Son derece silik bir kişiliğe sahip olmadığı sürece her insan aslında bir modeldir çevresi için. Arkadaşlar ve akrabalar arasında, aile içinde, meslektaşlar ve mevkidaşlar nezdinde, erkekler, kadınlar veya çocuklar arasında vs. vs. Hemen her konuda da iyi veya kötü model/örnek olmak mümkündür. Çalışkanlıkta-tembellikte, dürüstlükte-hilekârlıkta, israfta-cimrilikte-tutumlulukta, zekilikte-zekâ geriliğinde, kurnazlıkta-saflıkta, cesarette-korkaklıkta, hayırda-şerde, yardımseverlikte-yardım sevmezlikte vs. vs. Model/örneklik kesbi olan, yani sonradan kazanılabilen nitelikler için caridir. Vehbi olan, yani doğuştan gelen ırk, renk vb. konular ile kişiye sonradan bahşedilen peygamberlik, vahiy, kitap gibi konularda modellikten bahsedilemez. Bu vehbi niteliklere sahip olmayan kimselerde de model olma hevesi her zaman nüksedebilir, ancak bunlardaki modellik sadece “çakma”dır. Sahte peygamberler, mehdiler gibi…

Bireyler için modellik mümkün olduğu kadar, bölgesel ve küresel ölçekte toplum ve devletler için de modellik mevzubahistir. Çünkü hayat, tecrübelerin tevarüsüyle günden güne değişmekte, çeşitlenmekte ve zenginleşmektedir. Önceleri değişim, çeşitlilik ve zenginlik ‘ağır çekim’ modunda, yılları, yüzyılları bulan aheste bir seyir izlerken, sanayi ve teknolojinin gelişimiyle bütün bunlar ‘hızlı çekim’ modunda günlük meydana gelmeye başlamıştır. ‘Ağır çekimde’ kültürler ve medeniyetler arasındaki etkileşim de ağır ağır yaşanırken, ‘hızlı çekimde’ ise bu etkileşim hızlı bir şekilde olmaktadır. Önceleri kültürler ve medeniyetler daha bir heterojen iken, ‘hız’ çağlarında kültür ve medeniyetler gittikçe homojenik bir yapıya dönüşmektedirler. Elbette hiçbir medeniyet ‘sıfır kilometre’ değil, kendinden önceki medeniyet/ler/in ya huyundan ya da suyundan az veya çok faydalanarak vücut bulmaktadır. Dolayısıyla her medeniyet, kendisinden sonraki medeniyetlere ekonomiden hukuka, sanattan mimariye, dilden dine, ananelerden yönetime kadar nice alanda model olabilmekte, onları etkileyebilmektedir.

Birey, toplum veya medeniyetler açısından model oluş, hem iyi hem de kötü şekilde olabilmektedir. Kötü insan, toplum ve medeniyetler, kötülüğüyle nam salmış insan, toplum ve medeniyetleri model kabul ederken, iyi insan, toplum ve medeniyetler ise iyi insan, toplum ve medeniyetleri model olarak benimser. İyi olanlar, insanın can, mal, ırz, din ve aklını güvence altında tutarak bir model oluştururlarken, kötü olanlar da bunları zarara uğratmakla model olmaktadırlar. Buna işaretle Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Kim güzel bir sünnet (yol/model) ortaya koyarsa ona, o sünnetin ecri ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin ecri vardır… Kim de kötü bir sünnet (yol/model) ortaya koyarsa ona, o sünnetin vebali ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin vebali vardır…”[1]

İslam bir din olarak, Müslümanlar da insanlık ailesinin bireyleri olarak kendilerinden önceki şeriat ve medeniyetlerden de kimi hususları alarak yeni bir toplum ve medeniyet var etmiş, bir model ortaya koymuştur. Ahkâm ayetlerinden son inen “bugün size dininizi kemale erdirdim” şeklindeki Maide 3. ayetle bu modelin teorik kısmının kemale erdiğini, Peygamber (s.a.s.) de vefatına kadar asli konularda yaşantısıyla bunun pratiğini kemale erdirdiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla teoriğiyle ve pratiğiyle İslam, mütekâmil bir model olarak insanlığa sunulmuştur.

Yani model bir Müslüman birey, toplum ve devlet için gereken proje (teori) ve malzeme (Peygamber’in (s.a.s.) yaşamı) mevcuttur. Geriye bu projeye uygun olarak mevcut malzemelerle ideal bir eseri/modeli ortaya çıkarmak kalıyor. Bunun için de derin bir bilgi, sağlam bir irade ve güçlü bir inanç lazım gelir. Çünkü eldeki bu proje ve malzemeden idealize edilen eserin meydana getirilmesinden herkesin anladığı aynı değildir. Bu malzemelerden İŞİD de bir eser/model ortaya koyuyor, A9 Kanalının Mehdisi (!) de… Böyle olunca dinsel söylemin bilgi, irade veya inanç cihetiyle nakıs veya fasit olmasından ötürü meydana gelen eserin hiçbir estetiği ve albenisi olmadığı, insanlar nezdinde dini tiksinir bir hale getirip ondan uzaklaştırdığı gibi, Asr-ı Saadet’teki dini hayatın Peygamber’in (s.a.s.) peygamberliğine mahsus bir dönem olduğu, sonrası için ütopya haline geldiği şeklindeki kanaatin güçlenmesine de yol aralamaktadır.

Hâlbuki Peygamber (s.a.s.) Mekke’de, insanlar arasında bir insan olarak, bi’set öncesinde de, bi’set sonrasında da bir modeldi. Ataerkil bir toplumda erkek kardeşleri veya oğulları olmamasına, yetim ve öksüz bir halde zengin de sayılmayacak bir şekilde büyümesine rağmen parmakla gösterilen bir insandı. Bi’setten sonra bırakın nüfuz sahibi olması, her türlü imkândan mahrumken bile model kabul edilen, örnek alınan bir kimseydi. Fakirler, köleler ve kimsesizlerin yanı sıra Hatice, Ebu Bekir, Ömer, Hamza (r.a.) gibi varlıklı ve nüfuz sahibi kimselerin de örnek aldığı bir kişilikti. Tek sermayesi davasına olan itimat ve inancı ile toplumdaki itibarıydı.

Medine’de belli bir nüfuza sahip olduktan sonra da müstakim çizgisinden ödün vermedi. Müslümanlarla inanç, olmayanlarla da insaniyet ortak paydasında adil bir şekilde bir araya gelip yeni bir toplum inşa ettiler. Akabinde adım adım “üsve-i hasene” görevini ifa etmeye devam etti. Aile içinde eş, çocuk ve ana-baba konusunda, komşu ve dost münasebetlerinde, eğitimde, ticaret ve ekonomide, halkın idaresinde ve yönetimde, savaş ve barışta, ulusal ve uluslararası ilişkilerde, hayvanlar ve doğanın korunmasında ve daha akla gelebilecek yaşamın hemen her alanında olması gerekeni dile getirdi, olması gereken şekilde yaşadı; hem söyledikleriyle hem de yaşadıklarıyla bir model ortaya koydu. Hayatının her aşamasında ve hemen her alanında, kendisini kuşatan şartlar ne olursa olsun, bir insan olarak hayatın her aşamasında ve hemen her alanında bütün bunların yaşanabileceğini, yapılabileceğini ispatladı. Sadece kendi bireysel yaşamında değil, inşa ettiği toplum ve devlet düzeyinde de bunun mümkün olduğunu kanıtladı.

Çünkü Kur’an O’nun yaşamı, O’nun (s.a.s.) yaşamı da Kur’an’dı. O Kur’an’a, Kur’an da O’nun yaşamına dokunuyordu. Kur’an’ın teori ve faraziler kitabı olmadığını, yaşamın her alanına dokunan ve disipline edip güzelleştiren bir hayat kitabı olduğunu ispatlıyordu. Bunun sonucu ve ispatı olarak insanlar fevc fevc (akın akın) bu dine girdiler.[2]

Yaşamları model olmaktan uzak olanlar, haddizatında inançlarının da bir yaşam modeli sunmaktan uzak olduğunu ortaya koymaktadırlar. Bu kimseler ister bir birey, ister bir cemaat veya toplum ister de bir devlet olsun. Her biri kendi çapına göre bu misyonun hamisidir. Hâlbuki Peygamber (s.a.s.) birey olduğunda da, devlet haline geldiğinde de model olma çizgisinden sapmadı. Çünkü biliyordu ki tebliğin en alası ve en etkili olanı sözle söylenen değil amelle icra edilendir. Amelle tasdik edilmeyen sözlü bir tebliğin Allah ve kullar nezdinde bir kiymet-i harbiyesi olmazken, dille beyan edilmese bile yaşanan bir inanç hem Halık hem de mahlûk nezdinde pek de kıymetlidir.

Hal böyle iken, Kur’an’a dokun/a/mayanların, kendilerinden uzak tutarak dokunulmaz kılanların hayatına Kur’an’ın dokunması ne kadar mümkün olabilir? Bu durumda olanların ‘ahlaklarının Kur’an olma’ imkânı pek yoktur. Her bir Müslüman birey, toplum veya devlet, yaşadığı zamanın üsve-i hasane’si, yani güzel bir modeli olmakla mükelleftir. Çünkü Peygamber’i (s.a.s.) üsve-i hasane kılan tüm malzemeler Müslümanların elinde de mevcuttur. Dinin kemale ermesiyle[3] mütekâmil bir model sunar hale gelmesi sadece Peygamber’e (s.a.s.) mahsus bir hitap değil, tüm Müslümanlara yapılan bir hitaptır. Binaenaleyh, her bir Müslüman birey, toplum ve devlet sunulan bu mütekâmil ilahi modelle üsve-i hasane olmaya adaydır.

Muaviye yönetimiyle birlikte devlet düzeyinde başlayan İslami modellikten uzaklaşma, süreç içinde topluma ve bireylere sirayet etti. Maalesef o meşum süreç bugüne kadar da devam etmektedir. Ancak Osmanlı’nın yıkılışına kadar sembolik de olsa Müslüman bir yönetimden bahsedilebilir. Ancak Osmanlı’dan bu yana İslam’ın mahiyetini yansıtan Müslüman bir toplum ve devlet oluşmadığı için, Müslüman kitleler, fevc fevc Batılı ülkelerin yollarını arşınlamakta, kapılarını çalmaktadırlar. Hemen yanı başlarında aynı din ve ırktan olan devletler olduğu halde farklı din ve ırktan olan Batılı ülkelere neden göç edilmektedir?

Nereden?

Şöyle bir saymakta fayda var: Afganistan, Pakistan, bazı Orta Asya ülkeleri, İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Libya, Nijerya, Türkiye gibi ülkelerden. Ezici çoğunluk halkı Müslüman olan ülkelerden… Yollarda ve denizlerde binlercesinin ölme, öldürülme ve insan, kadın ve organ tacirlerine kurban olma riskine rağmen…

Nereye?

Gidilebilen tüm Batılı ülkelere…

Neden?

Ya ifade, örgütlenme, basın vb. alanlardaki özgürlüklerin kısıtlanması gibi siyasi nedenler, ya yaşam standartlarının gerilerde olduğu ekonomik nedenler, ya inancı yaşama ve yaşatmanın önündeki engeller gibi dini nedenler, ya da bütün bunlardan ötürü… Var olan tüm ahlaki ve sosyal sorunlara rağmen Batı hala da siyasi ve dini özgürlükler ile yaşam standartlarının yükseltilmesi konularında bir cazibe merkezi, bir model olma hüviyetini korumaktadır. Bu alanlarda model olan Batı, cezbettiği kimselere sadece bunları vermemekte; bunların yanı sıra kendi kültürünü ve ahlakını da vermektedir.

Aslında Batı, ‘Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne şirin görünmek için bunları yapıyor değil, kendi vatandaşlarına yönelik siyasi ekonomik ve dinsel alanlarda imkânlar sağlamaktadır. Ora vatandaşlarına sağlanan bu imkânlar, dışarıda bu alanlarda sorun yaşayan kişi ve toplumlarda özentiyi doğurmakta ve cezbetmektedir.         

Son bir yüzyılda gerek Müslümanların kendileri için gerekse Müslüman olmayan halklar için model olabilmiş Müslüman bir ülke yoktur. Model olmaya namzet ülkeler çıkmıştır çıkmasına, ancak bunlar da mürur-ı zamanla mezhep taassubu, etnik yapı, ulus devlet, iktidar hevesi vb. nedenlerden ötürü bu fırsatı tepmişlerdir. İfade, örgütlenme, basın, vb. alanlarda özgürlüklerin ön plana çıktığı, ekonomik başarı ve yüksek refah düzeyinin yakalandığı, ekonomi ve sosyal adalet, hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık ve her alanda fırsat eşitliğinin sağlandığı, iş güvenliği ve işçi haklarının teminat altına alındığı, kadın ve çocukların,  doğanın korunduğu, eğitimin ve her alandaki meşru sanatın desteklendiği toplum ve ülkeler oluşmadığı sürece Batılı ülkeler ve toplumları model olmaya, taklit edilmeye devam edecektir; camilerin, basılan Kur’an’ların, açılan imam-hatiplerin, içi boşatılıp tüketilen dini kavramların sayısındaki artış ne boyutta olursa olsun. Mezkûr bütün bu alanlarda dine söyleyecek söz bırakmayan, dinin s/özünü çarpıtan ve dine rağmen din için konuşanların, haddizatında din ile dünya işlerini esastan ayırıp laisist bir din anlayışını geliştirdikleri gerçeğini görmek gerekmektedir. Çünkü bunların ön gördüğü modeldeki dinsel söylemde din sadece konuşur ve ‘Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya verilir’; dinin hayata etkisinde ise ‘Sezar’ın hakkı da Sezar’a verilir’, kimse kimsenin işine karışmaz. Çünkü söylenenler ile yaşananlar arasında uçurumlar mevcuttur.

Son yıllarda yaşanan ‘Arap Baharı’, her ne kadar pek çok ‘el’in rol aldığı bir süreç olmakla birlikte, diktatörlerin devrilmesiyle halkların iradesinin tecelli etmesi vb. şekillerde fırsata dönüştürülebilecekken, uzun yıllardır iktidar hayallerini kuran İslamcıların buna hazır olmamaları ve iktidar olmak için ‘ötekini’ ezme yoluna gitmelerinin bir sonucu olarak, muhtemel bir bahar kışa dönüştürüldü, var olan hayaller başka bir bahara kaldı. Bunu da İslami olan ve olmayan âleme son derece berbat bir imaj bırakarak becerdiler. Yakın bir tarihte Türkiye Kürdistan’ında sahnelenen ve halkın, ama özellikle gençlerin nazarında İslam ve Müslümanların karalandığı lokal oyun, bu defa besleme ‘mobil cihatçılar’ın figüranlığıyla küresel ölçekte oynanmaya başlandı ve bu hâlâ oyun oynanmaya devam ediyor. Maalesef bu oyunla, İslam hakkında oluşturulmak istenen imaj/model konusunda başarılı olundu dense yeridir. Çünkü İslam karşıtı güçler şunun farkına vardılar: İslam’a dışarıdan yapılan saldırılar İslam ve Müslümanları güçlendirirken Müslümanların eliyle İslam’a yapılan saldırılar ikisini de zayıflatıyor, imaj fena halde çizik yiyiyor ve iyi bir model olmaktan çıkıyor. Örneğin Lübnan’da Hizbullah, harici düşman İsrail’le mücadelesinde el üstünde tutulup bir model kabul edilirken, aynı Hizbullah, Suriye yönetimi yanında dâhili düşman İŞİD gibi güçlere karşı savaşa girişmesinden sonra pek çok Müslümanın gözünden düştü. Benzer tablo Afgan cihadında da yaşanmadı mı? Yirminci Yüzyılın son dönemecinde en az İran Devrimi, İhvan ve Cemaat-i İslami Hareketleri kadar Müslümanların uyanışında etkili olan Afgan mücahitleri, ‘cihad-ı ekber’de mağlup olunca pek çok Müslümanın hayali Hindukuş Dağlarında berhava olup gitti. Peki, ‘mobil cihatçılar’la yürütülen Suriye cihadını (!) müteakiben Şam Emevi Camiinde (fetih) namazını kılmayı hedefleyenlerin hayallerinin Halep’in enkazları altında kalmasına ne demeli?! Az öteberisinde Siyonist İsrail Devleti’nin on yıllardır işgali altında bulunan Mescid-i Aksa, ümmetin suskunluğunu Allah’a şikâyet eder dururken, nedense orada (fetih) namazını kılmak pek kimsenin aklına gelmedi. Binaenaleyh; bir cenahı sakat dinsel söylemin doğru sonuca götürmesi beklenemez. Ancak bu şekilde üst üste gelen yanlışlar, yanlış sonuçlar, pek çok doğruyu da alıp götürüyor, haklı beklentileri silip süpürüyor.

Model olmaya namzet ülkeler, İslamcıların iktidara geldikleri ilk dönemlerde büyük heyecan yaratmış, İslam Âleminin önemli bir kesimini “devran döndü, artık devir Müslümanların devri” şeklinde büyük bir beklentiye sokmuştur. Ancak iktidarda geçen yıllarla hak, adalet, refah gibi konularda ustalaşmaları beklenen İslamcılar, bu beklentileri büyük oranda karşılamaktan uzaklaşmış, kendi ulusal, mezhepsel ve ‘ben’sel zindanlarına mahpus olmuşlardır. Osmanlı’nın yıkılışından bu yana devlet düzeyinde bir çıkış arayan İslamcı kesim, iktidar oldukları ülkelerdeki tecrübeleriyle iktidar öncesi söylemlerinin, iktidar olduktan sonraki eylemleriyle nasıl çelişebileceğini somut örnekleriyle ortaya koymuş oldular. Bu da, Mekke dönemi gibi bir süreçle yüreğinde İslam’ı iktidar edemeyenlerin, bir anda Medine sürecine atılmalarının ne tür bir sonuca götürebileceklerinin, darlıkta ayakta kalabilenlerin varlıkta nasıl da meta karşısında iki büklüm olduklarının de tecrübe edilmesini sağlamıştır.

Hâlbuki Peygamber (s.a.s.) gerek iktidar olmadan önce ve gerekse iktidar olduktan sonra bir modeldi. Hatta peygamberlik sonrası model olduğu gibi, peygamberlik öncesi de bir modeldi. Toplumdaki kredibilitesinin yüksek oluşu salt eminlik sıfatıyla sınırlı değildi. Necaşi, Habeşistan’a hicret ederek gelen Müslümanlara Peygamberlerini sorduğunda, Cafer b. Ebi Talip (r.a.), O’nun doğru sözlü, emin, iffet sahibi olduğunu, sıla-ı rahmi, doğru sözlülüğü, emanete sadakati emrettiğini, çirkinliklerden men ettiğini ifade ediyordu. Bu özellikleri Peygamberlik sonrası gelişmiş özellikler değildi.

Model olabilmek için iktidar/güç sahibi olmak şart değil, maddi imkânlar açısından en zayıf durumda bile olunsa model olunabilir. Mekke’de olduğu gibi... Önemli olan modelliği iktidar oluşundan/güçten değil, inancından ve haklılığından almasıdır. Çünkü iktidar/güç baki değil, el değiştiren bir konudur. İnanç ve haklılık ise, sahibiyle rûz-i mahşere kadar bakidir.

Hülasa-ı kelam, Kur’an daima insanların önüne iki model sunar: İyi model ve kötü model… Âdem (a.s.) ve İblis ile start alıp mücessem bir hale gelen bu iki model, Habil ile Kabil ve diğer tüm iyilik ve kötülük sembolleri ile devam eden ve kıyamete kadar dinmeyecek bir mücadeleyi konu edinir Kitab-ı Mübin… İyi modelin hep ihya (Habil), kötü modelin de hep imha (Kabil) gayesini taşıdığını ve varlık nedenlerinin bu olduğunu beyan eder.

İnanma konusunda hiç kimseye en ufak bir baskının yapılmamasını ilke edinen İslam, herkese argümanlarını sunar, inanma veya inkâr etme tercihlerini kendilerine bırakır. Sunulan bu argümanlar, İslam’ın temel kaynaklarında soyut ve samit bir şekilde sunulurken, bunu somut bir şekilde ete kemiğe büründürmek ise Müslümanlara kalmış bir iştir. Ya bunu becerir, ete kemiğe büründürürler ya da bunu becermezler. Dolayısıyla Kur’an’ın tasvirini yaptığı iyi model-kötü model örneği hakeza Müslümanlar için de geçerlidir; iyi model Müslüman – kötü model Müslüman… İyi model olan bir Müslüman birey, toplum veya devlet hem kendisinin hem de bu iyi modellikten ötürü hidayete erenlerin felahına ön ayak olurken, kötü model olan bir Müslüman ise hem kendisinin hem de kendisinden ötürü dalalete düşenlerin helakına sebebiyet verir.

İyi model Müslümanları Kur’an “vasat bir ümmet” olarak nitelendirilip bu nitelikleriyle Allah tarafından tüm insanlar üzerinde şahitler kılınırlarken, Peygamber (s.a.s.) de en iyi Müslüman model olarak Müslümanların üzerinde şahit kılınmıştır. Kıyamete kadar var olacak olan Müslümanların bu şahitlik vazifesini ifa edebilecekleri bir niteliği taşımaları elzemdir. O da şehadetin en temel şartı olan adalet ve emanettir. Müslümanlar bugün bu ayeti okurken ümmetin mezkûr şahitlik makamında olduğunu söyleyebilirler mi?

Müslümanların tarihinde iyi model Müslümanın adalet, dürüstlük, çalışkanlık, eminlik vb. erdemlerinden ötürü Müslüman olan birey ve toplumlar olduğu kadar, kötü model Müslümanların zulüm, aldatma, uyuşukluk, tembellik, hıyanet vb. çirkinliklerinden ötürü İslam’dan uzaklaşmış olan birey ve toplumlar da vakidir. Batı’nın da tahrikiyle Müslüman Âlemindeki bazı birey, cemaat, örgüt ve devletler bugün kötü model rolünü bilerek veya farkında olmadan ifa etmektedirler. Bu kötü model, bırakın Müslüman olmayanları, Müslüman olan kimseleri de maalesef büyük oranda olumsuz etkilemekte, Müslüman birey, cemaat, örgüt veya devletlere olan itimadı ve beklentiyi yerle yeksan etmekte, ‘fitnenin kalmadığı ve dinin bütünüyle Allah’ın olduğu’ fecirlere duyulan özlemler zayıflamakta veya öteler ötesine ertelenmektedir.

Birey, toplum, devlet ve idarecilerin ticaret, eğitim, yönetim vb. alanlarında dine el atmaları, dinle bir çıkar ilişkisine girmek için değil, kendileri ve etkileyebilecekleri kimselerin felahına matuf olmalıdır. Dini ritüeller, maddi çıkarların meşru gösterilmesi için değil, dünya hayatında atılacak her adımın meşru hale getirilmesi için kullanmalıdır. İlki kötü model olan Müslümanın, ikincisi iyi model olan Müslümanın niteliğidir.

 

[1] Müslüm, Hadis no: 1020, 2675; Nesâî, Hadis no: 2554; Tirmizî, Hadis no: 2675, Dâremî, Hadis no: 512.

[2] Nasr: 110/2.

[3] Maide: 5/3.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum