1. YAZARLAR

  2. Mehmet Pala

  3. Referandum yönetilebilir bir topluma kapı aralar mı?
Mehmet Pala

Mehmet Pala

Yazarın Tüm Yazıları >

Referandum yönetilebilir bir topluma kapı aralar mı?

A+A-

Orta doğu rejimlerinin değiştiği, devlet sınırlarının yenilendiği, yeni devletlerin oluştuğu eş zaman diliminde Kürtlerin aktif olarak içerisinde yer aldığı bu değişim Türkiye Cumhuriyeti devletini de zorlamaktadır. Büyük orta doğu projesi (BOP) olarak da adlandırılan bu süreç bütün tesiri ile misakı milli kaygısı taşıyan herkesi bu gün teyakkuza geçirmiştir.

 

Arap baharı arifesinde Kemalist rejimin geriletilmesi ve devletin küçültülmesi için Ak parti hükümetleri eliyle siyasi, bürokratik ve ekonomik müdahaleler yapılmış sistem içerisinde kısmi neoliberal değişiklikler yapılmıştı. Bu boyutuyla “Arap Baharı” ile Türkiye içerisinde yapılan müdahaleler bir birinin devamı niteliğindedir. Kemalist rejimin geriletilmesi ve devletin küçültülmesi sürecinde İmralı da görüşülen Sn. Abdullah Öcalan’ın önderlik ettiği PKK’nin de tek taraflı ateşkesleri ve çatışmazlıkları, bununla beraber gelişen çözüm süreci ile Ak Parti hükümetleri epeyce mesafe kat etti. Kemalistlerin tasfiyesi ve devletin küçültülmesi noktasında Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletlerinin desteğini de alan Ak Parti hükümetleri “iktidardayız ama muktedir değiliz” gerçekliğini de aşmış oluyorlardı...

 

Ak Parti hükümetleri kendisine engel olan vesayetçi kurumları “Ergenekon operasyonları” ve 12 Eylül 2010 “anayasa değişikliği referandumu” ile aştı. Çoğulcu ve liberal bir çıkışla “muhafazakâr demokrat” kimliğini ön planda tutan Ak Parti “muktedir” olmasını engelleyen odakları engel olmaktan çıkardıkça otoriterleşip çoğulculuğunu yitirmeye başladı. Kendisi dışında güçlü düşman kalmayınca iç kavgaya tutuştu. Kuruluşunda ve ilk iki hükümetinde birlikte olduğu “Fethullah Gülen” cemaati ile iktidar ve bürokratik kurumlar üzerine kavgaya tutuştu. Kavga süreç içerisinde yargıda, milli istihbarat teşkilatında, emniyette, milli eğitim ve diğer devlet kurumlarında gün yüzüne çıktı. Kavga büyüdükçe taraflar ellerinde ki kozları kullanmaya başladı. Halk Bankası üzerinden Rıza Zarraf aracılığıyla İran’a yapılan Altın nakliyatı ve bağlamındaki kimi yolsuzluklar emniyet güçlerince deşifre edilip sansasyonel operasyonlarla aşikar edildi. Ve bu olayla birlikte Ak Parti hükümetinin bakanları, Dönemin Başbakanı Sayın R.Tayyip Erdoğan ve ailesinin telefon görüşmeleriyle, çekilmiş videolarıyla cemaat ile Ak Partinin kavgasının vardığı boyutların ne kadar büyük olduğu görülüyordu.

 

Cemaat ve Ak Parti kavgasının geldiği bu nokta Ak Partinin geçmişte tasfiye ettiği Kemalist ulusalcı cepheyle yakınlaşmasını beraberinde getirmiş ve Ak Partinin korunmacı refleksleriyle rutin dışına çıkacak kadar hukuku, kendi ilkelerini aşındırmıştır. 17-25 aralık Ak Parti için bir dönüm noktası olmuştur. “ Fetullah Gülen” cemaatinin sahip olduğu güç ve açtığı savaş Ak Partiyi Kemalist Ulusalcıların (Buna Avrasyacılar desek daha doğru bir tanımlama olur) partnerliğine itmiştir. Bu durum Ak Parti’nin kendi tarihsel süreci içerisinde artık rotasını değiştirdiğinin kritik eşiğidir. Daha öncesinde desteklerini esirgemeyen AB ve ABD bundan böyle eleştirilerini artıracak ve ellerindeki enstrümanları Ak Parti hükümetleri aleyhine kullanacaktır.

 

Arap Baharında ve Büyük Ortadoğu Projesinin uygulamasında ABD’nin en büyük müttefiki olan Sayın R.Tayyip Erdoğan artık sorunlu bir aktördür. Suriye ye bahar getirmek isteyen ABD ve Körfezin Arap şeyhlikleri ile beraber hareket eden ve birkaç hafta yâda birkaç ay içerisinde Emevi camisinde şükür namazı kılma hesapları yapan Sayın R.Tayyip Erdoğan artık problemli bir müttefiktir. Hem Suriye’de ki iç savaş uzadıkça hesaplarda değişmeye başlamış ve farklı problemler de tezahür etmişti. İŞİD Türkiye ilişkisi deşifre olmuş, Kürtler rojava’da defacto kazanımlar elde etmiş, ABD PYD (Demokrati Birlik Partisi)’i stratejik partner yapmış ve buna ek olarak Ak Parti hükümetinin yürüttüğü çözüm süreci akamete uğramıştı…

 

Cemaatin Ak Parti ile yürüttüğü iktidar kavgası, AB ve ABD’nin Ak Partiye özelde ise Sn. R.Tayyip Erdoğan’a hissettirdikleri beraberinde bir başkanlık sistemi tartışması doğurdu. Başkanlık sistemi korunma kaygısı taşıyan iktidar ve Cumhuri Reis için önemli bir korunma yöntemiydi. Ve başkanlık bir sitem olarak değil, Sn. R.T. Erdoğan üzerinden tartışılmaya başlanmıştı. Böylesine bir zaman da “çözüm süreci” sonuçlandırıldı. Ve 7 Haziran genel seçim atmosferine girildi. 7 Haziran genel seçiminde parti olarak seçime girip “seni başkan yaptırmayacağız” üzerinden politika üreten HDP Ak Partinin tek başına hükümet olabilecek kadar oy almasına engel oldu.

 

Tek başına hükümet olamayan Ak Partiye ve diğer partilere koalisyon hükümetinin yollarını müdahaleleriyle engel olan cumhurbaşkanı 3 Kasımda yapılacak seçim için yeni bir süreç başlattı. Bu süreç öylesine bir süreç ki ileri tarihlerde serbestçe konuşulup aydınlatıldığında, adalet mekanizmaları hukuka bağlı kalacak şekilde işlediğinde birçok siyasi ve bürokraside ki görevli katliam suçlarından yargılanacaktır.

 

Belki uluslar arası mahkemelerde yargılanacaklardır. Alabildiğince kanlı, katliamlı, kundaklamalı, saldırılı, linçli bir seçim sürecine girilmişti. 3 Kasım seçiminde yüksek bir oyla tek başına iktidar olan Ak Parti Kürt sorununu silahla çözme ve rojava da ki Kürt kazanımlarını engelleme adına milliyetçi, ulusalcı bir stratejiyi hayata geçirdi. Bu stratejiyi başarıya ulaştırma da isteksiz ve yetersiz kalan dönemin başbakanı Sn. Ahmet Davutoğlu’nun istifa ettirilmesi ile ve düşük profilli bir başbakan atayışına gidildi. Ve Cumhuri Reis’in işareti ile Sn. Binali Yıldırım başbakan oldu.

 

Kürt(bakur) il ve ilçelerindeki savaşın derinleşmesi, Suriye’de Kürtlerin statü kazanma ihtimali, cemaatin iktidara olan öfkesi, askeriye içerisindeki kamplaşma, ABD ve AB’nin rahatsızlıkları askeri bir darbeyi doğuruyordu. Başarısızlık üzerine kurgulanmış olan 15 Temmuz darbesi “Allah’ın bir lütfü” olarak Ak Parti hükümetine ve Sn. R.T. Erdoğan’a büyük fırsatlar yarattı. Aslında “Avrasyacıların” büyük işçiliği ve dehası bu darbeyi başarısız kılmıştır.

 

Resmen aydınlığa kavuşmamış ilişkilerin yaşandığı bu darbede, cemaat-ak parti kavgasında cemaatin tasfiye edilme fırsatı doğmuştur. Bu darbe ile “Ergenekon operasyonu”nun rövanşını alan “Avrasyacılar” öte taraftan 17-25 aralık operasyonuyla beraber güven duygusu minimize olmuş, beka kaygısına kapılmış Ak Parti ve hassaten Cumhuri Reis derin bir nefes almıştır. Tabi “Allah’ın lütfü” olan bu başarısız darbe, cezalandırılmak istenen her kesimi cezalandırma gerekçesi olarak da ciddi işlev görmüştür.

 

Yukarıda detaylarına girmeden ak parti hükümetleri döneminde yaşanan bir kısım gelişmeleri kısıtlı ve sınırlı bir dille anlatmaya çalıştım. Bütün bunların oluş süreçlerinde toplum ciddi ayrışmalar yaşadı. Başta Kürt sorunu derinleşerek uluslar arası bir sorun haline geldi. Kürtlerle devlet arasında, Kürtlerle Türkler arasında psikolojik ayrışmanın ötesinde duygusal ve düşünsel kopuşlar yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin uzun zaman koruduğu ve hizmetleri üzerinden ticari/siyasi/kültürel köprüler oluşturarak lobi faaliyeti yürüttüğü “Fethullah Gülen Cemaati”ni tasfiye ederek bu cemaatin üye ve sempatizanlarından yüz binlerin ötekileşmesi gerçekleşti. Büyük çoğunluğu Kürt olan Altı milyon seçmenin oyunu almış binlerce siyasetçi gözaltına alınıp tutuklandı. Kürtlerin devlete ve siyaset kurumuna olan inancı sıfırlandı.

 

Hepsinden öte çatışmacı politik bir tarz üreten, düşmanlık yaratan üslup kullanan Ak Parti “R.Tayyip Erdoğanı sevenler ve sevmeyenler” üzerinden bir ayrışmayı da oluşturmuştur. En son gelinen süreçte kendi beka sorunlarını devletin beka sorunu haline getirme becerisini gösteren Cumhurbaşkanı içerde savaş dışarıda savaş pratiği üzerinden tekrar “başkanlık/cumhurbaşkanlık sistemini” gündeme getirip meclisten geçirtmiştir. Ve nisan ayının ortasında “türk tipi başkanlık/cumhurbaşkanlığı”nı sağlayacak anayasa değişimi referandum sandığı kurulacak. Ve yine nefret dilini kullanan, “hayır” tercihinde olanların terörist ilan edildiği, referandum sonrasına dair bakanların tehditleri, evet denilmediğinde iç savaşın çıkacağı gibi gerginliklerle referanduma hazırlanıyor seçmen. Referanduma kadar daha ne tür olayların yaşanacağı ise meçhul. Bombalar, katliamlar ve şiddet olaylarının olmayacağına dair garanti veren ise yok.

 

Referandum sonucu ne olursa olsun, bu kadar düşmanlığın yaratıldığı toplumun yönetilebilirliği mümkün mü? Toplum mühendisliklerinin ve yaratılan sanal gerçekliklerin cehenneme çevirdiği toplum güven duygusunu yitirmiştir. Haksızlıkların yarattığı mağduriyetler yargı sistemine olan güveni bitirmiştir. El konulan özel mülkiyetler mal emniyetini bitirmiştir.

 

Referandum sonuçları kopuş yaşayan Kürtler açısından pek bir anlam ifade etmemektedir. İnkâr edildiğini gören Kürtler, siyasal statüden yoksun olduğunun bilincinde olan Kürtler sandık başına gidip oy kullansalar ya da gitmeyip boykot etseler de referandum sonrasına dair Türk ulus devletinden kendilerine bir hayrın dokunmayacağının bilincindedirler.

Yönetilemez bir Türkiye içerisinde kendi kurtuluş yol ve yöntemleri üzerine münazaralar, müzakereler ve istişareler yapan, ittifaklar oluşturabilen Kürtler bir adım daha erken kurtuluşa ereceklerdir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum