1. YAZARLAR

  2. İslam özkan

  3. Referandumla Türkiye’de değişecek olan ne?
İslam özkan

İslam özkan

Yazarın Tüm Yazıları >

Referandumla Türkiye’de değişecek olan ne?

A+A-

Referandumla Türkiye’de değişecek olan ne?

Bir kez daha hatırlatmakta fayda var; İslami ve insani bütün değerlerin erozyona uğradığı ve hem teorik hem de pratik anlamda İslamcılığın kendi kendisini bitirdiği bir süreci yaşıyoruz şu an

 

Son 5 yıldır gel-gitler yaşayan bir ülkede hayatımızı sürdürüyoruz. Son 15 yıldır ise sağcı bir iktidarın pratiklerine kılıf uydurmaya çalışan dindar zihniyet hepimizi kuşatmış vaziyette. İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine dahi ses çıkarmak ya da ona itiraz etmek bir yana iktidarın her yaptığında hikmet arayan bu anlayış, kendi varoluş zeminini yok ediyor. Zira İslami düşünüşün en duyarlı olduğu Siyonizm noktasında bile ilkeli bir duruş sergileyemeyen, neredeyse her konuda taviz vermeye hazır, tek kaygısı iktidar olan bir yaklaşımın ne Türkiye’ye ne de dünyaya vereceği bir şey var.

Bütün bunları geçmişte yaşadıkları baskılar ve zulümlerle dengelemeye, örtmeye çalışmanın kimseye faydası olamaz; zira o dönemdeki baskılar, İslamcıları değerlerinden koparamamış, tersine sıkı sıkıya buna bağlanmalarını sağlamışken, şimdiki ilkesizlik, katı olanın buharlaşmasına yol açıyor. Bütün bunların yanında içinde bulunulan rehavet ve bununla paralel bir sağcılaşma maalesef İslamcılığın kendisine ontolojik bir tehdidi temsil etmekte.

Tehdit olarak algılanan şey, bazılarının zannettiği gibi İslamcılık içerisindeki dünyevileşme değil –bu da önemli bir tehdit olmakla birlikte- bundan da öte, her türlü zalimane politikalara yönelik direncin kaybedilmesi demek olan ilkesizlik, yani teorik olarak bile bir direniş imkanının kalmaması, bir başka ifadeyle davaya olan imanın yitirilmesidir. Kendi haklarını koruma adına zaten her türlü icraatı yaptığına iman ettiği ve vekaleti bütünüyle devrettiği iktidarın, Arap–İslam coğrafyasında perde arkasında çevirdiği işlere gösterdiği teslimiyet dindar kesimin, içinde bulunduğu acziyetin ve zavallılığın hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından önemli. 

Türkiye dindarları 28 Şubat sürecinde bir travma atlatmış, başörtüsü başta olmak üzere birçok değerlerine saldırılmış, dernek ve kurumları baskılara maruz kalmış olabilir. Ancak o dönemin kendine has koşulları vardı ve bir şekilde bu süreçle hesaplaşıldı (ya da hesaplaşılamadı). Aradan geçen onca zaman ve olaya rağmen İslami kesim içerisindeki bazı arkadaşlarımızın yeniden o günlere dönme korkusu ve kaygısı taşıdığını görüyoruz. Bir açıdan haklı olabilecek bu yaklaşım, aslında kendi özel durumlarının abartılarak ve büyütülerek genelleştirildiği ve bütün coğrafyaya teşmil edildiği için haklı olma vasfını kaybediyor.  

Her dönemin kendine ait koşulları var, bugünleri 28 Şubat’ın koşullarıyla değerlendirenler hata ediyor. Düzen tartışmalarını geçtik, mesele sisteme eklemlenmenin bile ötesinde. En temel insani ve ahlaki değerlere ilişkin bir sarsılma içerisinde olduğumuzu, tam da bu alana ilişkin olarak varoluşsal bir kriz yaşadığımızın farkına varamıyoruz. En temel sorun da burada yatıyor zaten. Yeniden 28 Şubat günlerine döner miyiz endişesi, kendi ayakları üzerinde durma iradesi gösteremeyen, kendi mücadele sorumluluğunu seçimle işbaşına gelmiş bir düzen partisine havale etme laubaliliğinin basit bir yansımasından başka bir şey değil. Bir kez daha hatırlatmakta fayda var; İslami ve insani bütün değerlerin erozyona uğradığı ve hem teorik hem de pratik anlamda İslamcılığın kendi kendisini bitirdiği bir süreci yaşıyoruz şu an.

28 Şubat soğuk savaştan yeni çıkmış, dünya küresel sisteminin henüz yeni yeni şekillenmeye başladığı ancak henüz daha liberal demokrasinin yerleşmediği bir sürecin ürünüydü. 90’lı yılların başlarında demokrasiyi yeniden tanımlama çabaları, henüz Türkiye gibi ülkelerde teorik olarak tartışılan bir konu olup devletin icraatlarına yansımamıştı. Bir başka boyutuyla post-Sovyetler döneminde yaşanan parçalanma hali ve ulus-devletin karşı karşıya kaldığı tehlikeler, yönetimleri oldukça tedirgin etmiş ve ulus devletin mayasını oluşturan ideolojik yapının korunmasına yönelik reaksiyoner-saldırgan bir yaklaşımın hâkim olmasına yol açmıştı. Her ne saikle olursa olsun hukuk dışı ve gayrı meşru görülmesi gereken 28 Şubat post-modern darbesi, bu sürecin bir ürünüdür ve kendi koşulları çerçevesinde anlaşılması gerekmektedir. Şu an ise içinde bulunduğumuz süreç çok daha farklı; başta Körfez Krizi, 11 Eylül olayları, Arap Baharı ve Suriye Krizi başta olmak üzere çok köklü değişimlere yol açan olaylarla karşı karşıya kaldık.

Dolayısıyla 28 şubatın zihin dünyamızda yarattığı travmaların etkisiyle karar vermek durumunda değiliz. Başka bir yaklaşım, başka bir analiz gerekiyor. 

O döneme baktığımızda şunu görüyoruz: Bizi biz yapan ilkelerimizdi, insani ve ahlaki tutumumuzdu; zulüm kimden gelirse gelsin ona karşı başkaldırma düsturu, imanın en zayıf düzeyi olarak nitelenebilecek pasif direnişe, zulmü psikolojik olarak dışlama iradesine dönüşebiliyordu. Gelinen süreçte maalesef bütün bunları unuttuk. Sosyal medyada biraz da mizahi bir tarzda, Rochel Carrie’nin bir sözüne atfen paylaşılan “Zulüm bizdense biraz bekle, karşıdansa hemen harekete geç” vecizesinde ifadesini bulduğu gibi, zalimin mezhebi, meşrebi, cinsiyeti, hangi partiden olduğu önem kazandı. Kriter zulmün içeriği değil, zalimin intisabı oldu. Tabii bu durumun İslami dünya görüşünü kalben benimsemiş olanların omuzlarına yeni bir görev yüklediğini belirtmek lazım. O görev de, devletin baskıcı ve zorba karakterine karşı mücadele etmenin yanında bir de giderek yozlaşan, dini manipüle eden dindar zihniyeti eleştirme yükümlülüğü.

Mevcut sistemin gereksiz bir kendini koruma içgüdüsü ve abartılı bir beka kaygısıyla her türlü adaletsizliği icraya hazır bir zihin dünyasına sahip olduğu bir gerçek. Tam da bu nedenle Türkiye İslamcılığı yeniden inşa edilmesini mümkün kılacak kurucu iradeye ihtiyaç duymaktadır. Bu inşa faaliyeti bir boyutuyla yenilenmeyi, bir başka boyutuyla ise iktidardan köklü bir kopuşu gerektirir.

Gelelim referandum meselesine... Mevcut halk oylaması, birilerinin iddia ettiği gibi sistemi daha adil, daha insani ve daha İslami yapmayacak. Tersine sistemin baskıcı karakteri daha da güçlenecek ve daha da tehlikelisi, baskıcı politikalar bizzat dindar bilinen bir iktidarın eliyle uygulanacak. Din, her türlü eşitsizliğin, adaletsizliğin, haksızlığın kaynağı olarak görülecek, zulmün tecessüm etmiş hali olacak. Bu söylediklerimizin en azından bir kısmı şimdiden gerçekleştiyse, bütün iktidarın tek bir adamın eline verildiği bir sistemde nasıl olur, düşünmesi bile iç daraltıyor. Biz böyle bir dini anlayıştan da böyle iktidardan da Allah’a sığınırız.

Anayasa değişikliğinin maddelerine girmiyorum bile. Bu değişikliğin, ülkenin onlarca sorunu varken, bütünüyle cumhurbaşkanının yetkileri üzerinde odaklanması, bu değişikliğin amacını bizlere yeterince açıklıyor zaten. Önümüzdeki süreçte bizi nasıl bir siyasal iktidarın beklediğini göstermesi de işin cabası. Referandumdan “Evet” çıkması, bir taraftan bütünüyle keyfiliğe kapı açacak yeni sürecin başlaması demekken öte yandan da İslamcıların kendi infazlarına onay vermesi anlamına geliyor. Hayır çıkması ise son beş yıldır tek bir doğru icraatı bulunmayan, iç politikada ve dış politikada sürekli çuvallayan, giderek otoriterleşen bir iktidarın kendini sorgulamasına alan açmak demek. O yüzden tek seçenek kalıyor geriye o da: HAYIR!

 

 1  1  0

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.