1. HABERLER

  2. SÖYLEŞİ

  3. Siyonizm ve İsrail’in kuruluşu
Siyonizm ve İsrail’in kuruluşu

Siyonizm ve İsrail’in kuruluşu

...

A+A-

“Bu günkü dünya siyasetinde bir devletin meşruiyet kriteri toprağa sahip olan, halkının irade beyanı ve belli bir hükmetme yetisine sahip bir toplumun bağımsızlık ilanı ve tanınmak için Birleşmiş Milletler’e müracaatı ve bu devletler topluluğunda belli bir sayıda devletin tanıması ile bu yeni devletin varlığı meşru olarak kabul edilir. Bu işin siyasal boyutu. Bir de insani boyutu var. Yani ahlaki boyutu…….”

 

Özellikle Ortadoğu üzerine ciddi okumaları olan Sayın Yılmaz Günay ile devam ediyoruz…….

 

Öncelikle Siyonizm nedir? Bize bunun tarihsel olarak tanımını yapar mısınız?

 

Kelime anlamı olarak Siyonizm Yahudi milletinin Filistin'de bir Yahudi’ye İktidarı kurarak var olmaları anlamına gelir. Filistin ana vatan olduğu için oraya dönmeyi ve kendi iktidarında mutlu olmayı amaç edinir. Adını Kudüs'te bulunan ve Müslümanların Zeytin Tepesi dedikleri bölgeden alır. Yahudiler buraya Siyon Tepesi derler. Zamanıyla burada Hz. Süleyman'a ait bir kale olduğu sanılır. Yahudi edebiyatı bunu toprağı sahiplenmek, varlığı yok edilemez şekilde sahiplenmek olarak açıklar.

Siyonizm aslında taa birinci Babil sürgününden 1947'ye kadar bütün Yahudilerin yüreğinde hayatiyetini devam ettiren bir olgu olarak hep var olmuştur. Adı konulmamış bir ülkü olarak Yahudilerin zihninde ve yüreğinde hep canlı olmuştur. Yahudi din adamları Babil Sürgünü yıllarında yazdıkları Tevrat'ta da bu vatan hasretini dile getirmişlerdir.

" Babil ırmağı kıyısında oturup Siyon'u andıkça ağladık.

Çevredeki kavaklara lirlerimizi astık.

Bizi tutsak edenler bizden ezgiler,

Bize zulmedenler bizden şenlik istiyor.

'Siyon ezgilerinden birini okuyun' diyorlar.

Nasıl okuyabiliriz RAB'ın ezgisini el toprağında.

Ey Yaruşelayim seni unutursam sağ elim kurusun

Seni anmaz,

Yaruşelaim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam,

Dilim damağıma yapışsın. "

Dünya edebiyatının en büyük ağıtlarından biri olarak kabul edilen bu sözler bize Siyonizm’in tarihsel varlığını gösteren önemli bir belgedir.

Yahudiler gerçekten de bu ağıtta söylenen şekilde davrandılar. En büyük acılarında dahi önce Kudüs'ü andılar, sonra acılarını dile getirdiler. En büyük sevinçlerinde Kudüs'ün özlemini unutmadılar. İnsanın en mutlu günü olan düğün gecesinde Kudüs'ten sürgüne olan öfkeyi yere sinirle bir bardak atıp kırmakla sembolize ettiler. Ve yukarıda anlattığımız ağıdı düğünde hep beraber tekrarladılar. Hâlâ da her Yahudi çocuğu önce bu ağıdı okuyarak konuşmaya başlar.

İ.S. 70 ile 140 yılları arasında yaşanan ve Yahudilerin son sürgünü olarak kabul edilen Roma Sürgünü ile vatan hasreti her Yahudi’nin yüreğinde acılı bir sevda olarak var olmuştur.

  1. bir bilim jargonu, bir ideoloji olarak Siyonizm ilk defa 1893 yılında Nathan Birnbaun tarafından kullanılmıştır. "Yahudi Sorununun çözümü; Yahudi halkının anavatanında yeniden doğuşu" isimli çalışmasıyla ilk defa literatüre eklemiştir. Aslında bu çalışmadan da önce Kudüs'e Yahudi göçü vardı. Özellikle 1856 yıllarında Rusya'daki Pogrom Katliamları adını alan olaylardan kaçan Rusya'daki yahudiler Kudüs'ün kenar mahallelerine gelip yerleşmeye başlamıştılar. Bu göçlerde Yahudi Britanyalı işadamı Sir Moses Montefiore'nin çaba ve yardımları anılmaya değerdir.

Bunlar haricinde 1897'deki 1. Siyonizm Kongresinden önce özellikle Doğu Avrupa ve Rusya'da Siyonist amaç doğrultusunda birçok yayın olmuş ve bir kaç tane de yerel düzeyde örgüt kurulmuştu. 1882'de Rusya'da Kudüs'e göçü organize etmek için kurulan Havevei Zion Örgütü. Yine aynı yıl kurulan "Yakub'un Evi. Gidelim" örgütü. Bunlardan bir kaçıdır.

Buraya kadar anlatıklarımız 1897 yılı 1. Siyonizm Kongresi öncesi Siyonist Hareketin varlığıdır. Hiç şüphe yok ki bunların her biri ayrı ayrı araştırma ve inceleme konularıdır. Lakin biz burada bir röportajın dar çerçevesine sığdırmaya çalıştık.

Bir ideoloji olarak Siyonizm nedir?

Siyonizm her ne kadar yukarıda değindiğimiz Siyonizm’in tarihsel kökleri varsa da, o da diğer ideolojiler gibi varlığını daha çok Fransız İhtilaline borçludur. Fransız İhtilali'nin yaydığı ilkeler ışığında oluşmuş bir 19. yüzyıl ideolojisidir. 19. yüzyıl ideolojileri gibi soğuk ve katıdır. Buna bir de binlerce yıllık bir sürgün ve aşağılanmışlığın yüreklerde biriken kini eklenince ortaya 19.yüzyılın en korkunç ideolojisi çıkmış. Siyonizm’in acımasız yüzünü temelde iki olgu ortaya çıkarmıştır. Birincisi Tevrat'taki Yahudilik ideolojisi ve diğer halklara karşı acımasızlık öğütleyen pasajlardır. Onlara acımayın, kulak, burun ve dudaklarını kesin, bütün aile bireylerini öldürün ve onları yurtlarından sürün gibi Tevrat metinleri bu ideolojinin kadim zamanlardan gelen acımasız yüzüdür. İkincisi ise uzun yılların ürünü olan sürgün psikolojisinin ve özellikle Rusya ve Batı Avrupa ülkelerinde Yahudilerin uğradığı aşağılanma halidir. Yahudiler Hristiyan toplum tarafından korkunç aşağılanmalara muhatap olmuşlar. Tanrı'nın oğlu İsa'nın katilleri olarak kabul edilen Yahudiler toplumdan dışlanmış ve gettolara hapsedilmişlerdi. Siyonizm büyük çoğunlukla bu aşağılanmaya bir tepkidir. Her yerde olduğu gibi burada da aşağılanan toplum çok acımasız bir zihin oluşturmuş ve acımasız bireyler ortaya çıkarmıştır. Belki de tarihin bir cilvesidir ve ilginçtir ki Adolf Hitler de böylesi bir aşağılanmanın ürünüdür. Versay Antlaşması’nın Almanları aşağılayan rejiminin ürünüdür ve kininin en büyük kurbanları Yahudilerdir. Ve yine ilginçtir ki Nazi Almanya’sından ve Avrupa gettolarından kurtulanların kurduğu Siyonist İsrail'in aşağılama ve katliamlarına muhatap olanlar bindikleri bir halk otobüsünde yolcuların yaş ve cinsiyetine bakmadan kendileriyle beraber öldüren bireyler olup çıktılar. Aslında Siyonizm’in tarihçesi "nefret nefreti doğurur" ilkesinin ete kemiğe bürünmüş halidir.

Siyonizm her ne kadar bir ırkçılık ideolojisi olsa da temelde 19.yüzyılın nasyonel sosyalist anlayışına daha yakındır. İlk öncülerin büyük çoğunluğunu sol kanat oluşturur. Fakat bizim kaçırdığımız bir nokta var ki çok mühimdir. Siyonistler için hiçbir şey ama hiçbir şey hedeften daha mühim ve doğru değildir. Ne sağ ne sol ne de başka bir durum/ başka bir olgu veya başka bir gerçeklik ve ilke Siyonizm’in hedefi olan Kudüs'te bir Yahudi’ye Krallığı'nın önüne geçemez. Her doğru ve her ilke sadece ama sadece bu amaca ulaşmak için vardır. Ki bu birinci Siyonist kongrede alınan bir karardır.

Sözünü ettiğiniz bu 1. Siyonizm Kongresine gelmek istiyorum. Bu kongre neden bu kadar önemlidir ve aynı zamanda bu kongre sonrası süreç nasıl devam etmiştir?

1897'de Avusturalyalı bir gazeteci olan Theodors Helz "Yahudi Devleti" diye bir kitap yazar. Kirap aslında modern Siyonist hareketin manifestosu niteliğindedir. Sonra Helz yerel Yahudi örgütlerinin desteğiyle aynı yıl Basel'de 1. Siyonist Kongreyi toplamayı başarır. Kongrede çok önemli kararlar alınır.

1. Sınırları Kapadokya'dan ve güney toroslardan başlayan ve Fırat nehrine giden bir hattan Nil Nehri'ne kadar olan alanda Başkenti Kudüs olan bir Yahudi Devleti kurulacak.

2. Bu amaca ulaşmak için Dünya Siyonist Örgütü çatısı altında mücadele verilecek. Bütün Yahudi kuruluşları bu örgüte bağlanacak.

3. Bu amaca ulaşmak için bir fon kurulacak. Her Yahudi bu fona katkıda bulunacak. Ve bu fonla Filistin'de toprak satın alınacak.

Hiç şüphe yok ki bu kongreye kadar Yahudi devleti bir fikirken bu kongre ile bir amaca dönüştü. Kongreye değişik ülkelerden 200 delege katılmıştı. Başlangıç için katılım oldukça yüksekti ama alınan kararlar çok daha dikkat çekiciydi. Zaten aradan geçen bu 120 yıllık süre zarfında hem Dünya Siyonizm Hareketi ve hem de bunun ürünü olan İsrail Devleti'nin tüm politikaları bu kongrenin ürünüdür. T. Helz kongre çıkışında mikrofon uzatan gazetecilere "Yahudi Devleti'ni kurdum" diye sevinç naraları atacaktı. Bu kongre bundan bu kadar önemlidir.

Affınıza sığınarak şunu sormak istiyorum. Bana pek inandırıcı gelmiyor. Bir gazeteci bir kitap yazacak ve dünyanın değişik bölgelerinden bir çok insanı toplayacak ve toplama insanlarla 50 yıl içinde dört tarafı düşmanlarla çevrili bir devlet kuracak. Ve bu devlet girdiği her savaşı kazanarak çıkacak. Bana biraz kurgu gibi geliyor. Sanki perde arkasında başka şeyler var. Devletlerin yardımı mesela.

Öncelikle şunu belirteyim ki burada konuştuğumuz olay sıradan bir olay değil. İsrail Devleti'nin kuruluşu bila istisna bütün tarihçiler tarafından 20.yüzyılın en önemli olaylarından birisi olarak kabul edilir. Bence zihnimizi kurgularla meşgul etmektense olayı kavramaya yormalıyız. İşin ders alınacak noktalarını yakalamalıyız. Olay anlaşıldıktan sonra önemi daha bir fark edilir. Ama şunu da söyleyeyim; hemen hemen her devletin kuruluşunda var olan kurgusal sahneler İsrail’in kuruluşunda da vardır. Tıpkı yunanlılara karşı verilen savaşın yedi düele verilmiş gibi yazılıp sahnelenmesi. İsrail'in kuruluşundaki bazı kurgusal sahnelere yeri geldikçe değineceğim lakin olayın kendisi bir kurgu değil bir çabanın ve muazzam derecede büyük bir sadakatin ürünüdür.

Nasıl?

İsrail'in kurulmasında ve hâlâ Ortadoğu’nun en güçlü devleti olarak varlığını devam ettirmesinde iki ana etken var.

Birincisi Dünya Siyonist Örgütü'nün çalışmaları. Bu örgüt ve bünyesindeki diğer örgütler çok sistemli bir çalışma yürüttüler. Mesela hangi ülkede ne kadar Yahudi yaşıyor, yaşları, isimleri, aile kökenleri, ekonomik durumları, zihinsel yapıları ve benzeri durumların hepsini tek tek araştırıp kayıt altına aldılar. Ve Siyonistler dünyanın neresinde olursa olsun bütün Yahudilerin evine gidip örgütü ve amacını anlattılar. Nerede olursa olsun her Yahudi’den belli bir aidat aldılar. Dünyanın her tarafından İsrail Devleti için oluşturulan fona para akışı başladı. Bu para öyle devasa bir boyuta geldi ki İsrail ilk atom bombasını yaparken kendi devlet bütçesinden tek kuruş harcamadan bu fondaki para ile yaptı. Atom bombasını Yahudilerin verdiği yardımlarla üretti. Ve o atom bombasının üzerine bu Dünya Siyonizm Örgütünün isteğiyle iki kekemelik bir yazı yazdı. "Bir daha asla " Yeni bir sürgün için, yeni bir soykırım için bir daha asla. Bu örgüt her ülkede gizli bir devlet gibi örgütlenip çalıştı. Bir çok devletin hem siyasetine, hem ekonomisine ve hem de entelektüel aklına hükmeder duruma geldi. Türkiye'de İttihat Terakki Partisi’nin iktidara gelmesi, Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, 28 Şubat post modern darbesi, 2001 ekonomik krizi bu örgütün marifetiyle olan olaylardır. ( Ebetteki saydığımız bu olayların bir takım yerel ve lokal sebepleri vardır. Bunları inkar ediyor değilim ama resmin büyüğüne bakıp genel okuma içindeki yerini gördüğümüzde bu ve benzeri bir çok olayın arkasında söz konusu bu örgütü rahatlıkla görebiliriz.) Dünyanın bir çok büyük şirketleri bu örgütün çatısı altındadır. Yahudiler geleneksel olarak esnaftırlar. Siyonist örgüt bunu çok iyi kullandı. Bu esnaflık birikimini devasa şirketlere dönüştürdü. Bugün bunların bütçeleri on tane daha İsrail kurabilecek boyutlardadır. Bunu engelleyen yegane şey ise insan potansiyelinin kıtlığıdır.

Bütün bunların yanı sıra Yahudiler bu harekete sadakatle bağlıdırlar. Günlük kazancını ikiye bölüp yarısıyla eve ekmek götürüp diğer yarısını da dünya Siyonist hareketinin fonuna aktaracak kadar bir sadakat. Ortada henüz İsrail devleti diye bir şey yokken dahi yüzyıllardan beri yaşadığı toprakları terk edip bir bilinmeze doğru yola çıkacak kadar sadakat. İşte İsrail'in Kuruluşunu benzersiz yapan ve ona devasa bir anlam yükleten olay bu örgütlülük hali ve amaca duyulan bu sadakattir.

  1. kuruluşundaki ikinci erken ise büyük devletlerin yardımı ve en azından göz yummasıdır. Siyonist hareketin en önemli başarılarından biri kabul edilen Balfour Deklarasyon bu desteğin en önemli kilometre taşıdır. 2 Kasım 1917 yılında, yani 1. Cihan Harbinin sürdüğü günlerde İngiltere Dışişleri bakanı Lord Arthur Balfour dünya Siyonist hareketin liderlerinden bankacı Lord Rothschild'e bir mektup gönderir ve Filistin'de bir Yahudi Devleti'ni desteklediklerini bildirir. Bu mektup Siyonist hareket için muazzam derecede bir öneme sahiptir. İsrail daha sonra bu 2 Kasım gününü Balfour Bayramı olarak kutlamaya başlayacak. Bir yıl sonra sırasıyla Fransa, İtalya ve ABD bu deklarasyonu desteklediklerini ilan edecekler. Ve nihayet 1920'deki San Remo Konferansı'nda deklarasyon kabul edilir. İngiltere Filistin'deki yerel halkın milli ve dini özgürlükleri şartıyla verdiği bu desteği Filistin'in mandaterliğini ele geçirince yahudi göçü de hızlandı. Her ne kadar İngiltere bu göçe bazı kısıtlamalar getirse de zamanla bununla baş edemez duruma geldi. Kısıtlamalar biraz göstermelikti ve üstelik Siyonist hareket ise korkunç derecede örgütlü bir yapıydı. Büyük devletlerin bu desteğini iki sebebe bağlayabiliriz. Birincisi Ortadoğu da sağlam bir müttefik sahibi olma isteği. Zira ne İngiltere ne de onun koltuğuna oturan ABD Araplara güvenmiyordu. Bu politikalarında ne kadar isabetli davrandıklarını zaman gösterecekti. Ve gösterdi de. 1956'da Cemal Abdülnasır’ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi ve 1967'de Mescid-i Aksa'nın yakılması sonucu Suudi Kral'ı Faysal'ın öncülüğünde başlayan petrolün batıya akışının durdurulması hadisesi ABD ve İngiltere'yi can evinden vuran iki gelişmeydi. Bu iki olayda da İsrail batılı devletlerin yanında yer almış. İşte ABD bu sonsuz müttefiklik için İsrail'i her zaman destekler. Batılı devletlerin Siyonist harekete desteklerindeki ikinci ana sebep ise Avrupa'daki Yahudi sorunudur. Bilindiği gibi Yahudiler Avrupalı Hristiyanlar tarafından sevilmez ve hep dışlanırdı. Bir çok defa katliamlara uğramışlardı. İspanyollar Endülüs'ü aldıklarında oradaki Müslümanlara yaptıkları gibi Yahudilere de zulümler yapmış, onları sürgüne zorlamıştı. Zaten bugün İstanbul ve İzmir'de bulunan Yahudiler Osmanlı'nın İspanyol zulmünden kurtarıp getirdiği Yahudilerdir.

Batı büyük şehirlerin gettolarında yaşayan Yahudileri Avrupa dışında bir yere göndermeyi istiyordu. Hatta bunun için bazı bölgeler teklif etmiştiler. Latin Amerika ülkelerinden birine ya da Afrika'nın derinliklerinden birini kabul etmelerini önerirken T. Helz imdada yetişti ve tarihsel olarak da bir anlamı olan Filistin toprakları karar kılındı. Böylelikle Avrupa hiçte hoşlanmadığı Yahudileri kendi topraklarından uzaklaştıracak ve her zaman kendine minnetle bağlı bir müttefik edinmiş olacaktı. Hatta bana pek inandırıcı gelmezse de bazı yazarlar Hitler'in Yahudi soykırımı olayının bu amaca hizmet için üretilmiş bir kurgu olduğunu söyler. Gerçekte ise böyle bir soykırımın olmadığını söylerler. Bunların başında ise İsmail Raci el-Faruki gelir. Ama bu iddia bana Pek inandırıcı gelmiyor. Zira Hitler zihni anti semitist bir zihindir ve idealı olan üstün Alman ırkı amaçlıyordu. Bu manada bu soykırımın olduğuna inanıyorum.

Bu anlattıklarınıza binaen iki soru sormak istiyorum. Birincisi Avrupa ve genel manada batı dünyası Yahudilere karşı bir devlet borçları mı vardı ve bunun için mi İsrail'i kurup kolladılar?

İkinci Sorum ise Siyonistlerin göçebe insanlara kurduğu bu devlet gayr-i meşru bir devlet midir?

Uluslararası siyasette hiç bir şekilde en ufak bir merhamet belirtisi göstermeyen batı siyasal aklının böyle bir mecburiyet içine gireceğine inanmıyorum. Bu birinci sorunuzun cevabını sanıyorum yukarıda verdim. Siyonistlere destekleri Yahudileri kendi topraklarından uzaklaştırmak isteği ve Ortadoğu’da sağlam bir müttefike sahip olma amacıyla yapılıyordu.

İkinci sorunuza gelince, evvela şunu söyleyeyim ki bu sorunun cevabını verirken rahat değilim. Zira gündemdeki Kudüs mevzusu ile oluşan duygusal yoğunluk bende bir tutukluluğa sebep veriyor. Bu sebepten tek kelimelik cevabı olan bu sorunun cevabını biraz uzatacam. Size şunu sorayım bu günün dünyasında bir devletin meşruluk veya gayr-i meşruluğunun kriterleri nelerdir. Bu soruya cevap verelim daha sonra bir kaç örnek verecem. Bu günkü dünya siyasetinde bir devletin meşruiyet kriteri toprağa sahip olan, halkının irade beyanı ve belli bir hükmetme yetisine sahip bir toplumun bağımsızlık ilanı ve tanınmak için Birleşmiş Milletler'e müracaatı ve bu devletler topluluğunda belli bir sayıda devletin tanıması ile bu yeni devletin varlığı meşru olarak kabul edilir. Bu işin siyasal boyutu. Bir de insani boyutu var. Yani ahlaki boyutu. Söz konusu halkın toprakla tarihsel bir bağı olacak, halk olarak irade beyanında bulunacak ve mütecaviz olmayacak. Bu her ne kadar ahlaki bir zorunluluksa da devletler bu kriterlere göre kurulmuyor maalesef. Eğer biz bu kriterleri baz alırsak neredeyse yeryüzünde meşru devlet kalmaz. Konumuz olan İsrail’i biraz daha yakından izleyelim. Çoğunlukla düşünüldüğünün aksine İsrail'de bütün Araplar işgal altındaki halk pozisyonunda değil. İsrail'de iki çeşit Arap var; birincisi 1948'de kurulan İsrail'in hakimiyeti altında kalan Araplar. İkincisi ise 1967'deki 6 Gün Savaşı sonucunda İsrail'in hakimiyetine giren Araplar. Bunlar işgal altındaki halk olarak kabul edilir. Bunların siyasette veya bürokraside her hangi bir hakları yoktur. Ama 1948'den sonra İsrail'de kalanlar ise vatandaştır. Ve bürokraside yasal olarak önlerinde pek engel yok. Hatta bunların İsrail parlamentosu Kennes'te İslami Hareket diye bir partileri var. Seçime girip milletvekili oluyorlar. Ve mecliste İsrail politikalarını eleştiriyorlar.

Evet, İsrail bütün Filistinlilere işgalci devlet zihniyetiyle yaklaşıyor ama ortada da böyle bir ayrım da vardır. Bunu görmek lazım bence. Bir başka nokta da şuydu. Söylediğiniz sözlerin, ortaya koyduğunuz politikaların ve taleplerinizin reel hayatta bir karşılığı olmalı. Bir halkın varlığını inkar ederek, onların var olma haklarını tanımayarak kendi varlığınızı kabul ettiremezsiniz. Yahudilerin Filistin'deki varlığını inkar etmek ne adaletli bir anlayıştır ve ne de reel durumda bir karşılığı vardır. Bu zihniyetin tek getirisi Filistin halkına zulüm ve işkencedir ve de dünya kamuoyunda İslam’ın başkalarına hayat hakkı tanımadığı, Barbar ve dar ideolojik bir din olduğu anlayışıdır.

  1. Devleti zalim, gaddar ve bugün hükmettiği toprakların çok büyük bir bölümünde işgalci bir devlettir. Irkçı ve sömürgeci bir devlettir fakat gayr-i meşru bir devlet değil. Varlığı dünyanın üçte ikisi tarafından meşru kabul edilen bir devlettir. Aynı zamanda tarihsel bağ itibariyle de meşrudur. Zalimdir ama meşrudur. Zalim ile gayr-i meşruluk arasındaki farkı kavramak ve bu çerçevede politikalar üretmek Filistin davasına da fayda sağlayacağı kanısındayım. (Filistin mücadelesi üzerinde inşallah daha sonra değineceğiz. )

Daha önceki söylediklerinizden dolayı sitemize bir çok eleştiri geldi. Sizin İsrail hayranı olduğunuz yönünde eleştiriler. Eminim bu sözleriniz de yankı uyandıracaktır. Ne diyeceksiniz?

Biz Müslümanların ve daha geniş manada Ortadoğu halklarının modern zamandaki en büyük problemi insanlar ve yapılar üzerinde bir tarafgirlik oluşturup buna göre pozisyon almaktır. Bir kişi ya da oluşum ırksal ya da dinsel olarak bize yakınsa, bize benziyorsa veya bizdense bütün hakkaniyet ölçülerimizi bir tarafa bırakıp o gurup ya da şahıslardan yana tavır alıyoruz. Bütün değer yargılarımızı bu şekilde oluşturuyoruz. Oysa Allah Teala Tebareke bize her durumda hakkı ayakta tutmayı emreder. Peygamberin oturup Yahudilerle hem de aleni olarak ona düşmanlık yapan Yahudilerle ortak bir devlet kurmuş. Sen neden yapmıyorsun? Bu bir yana ben ne İsrail'e hayranım ne de İran. Hiç bir devletin hayranı değilim ama İsrail'in kuruluşundaki fedakarlık ve örgütlülük haline de, İran İslam İnkılabının muazzam halk kitlelerine ve onlardaki iradeye de büyük bir saygı duyuyorum. Ben her olayda muhakkak bir ders alınabileceği ve bu olaylar ışığında bir yöntem oluşabileceğine inanıyorum. İsrail'in kuruluş öyküsünü bu babta önemsiyorum. Bu hayranlık değil.

İsrail sömürgecilere karşı savaşarak kurulduğunu söylüyor. Böyle bir iddianın hakikati var mı?

1917'deki Balfour Deklarasyonundan sonra hızlanan göçler 2. Dünya Savaşı yıllarında artık kitlesel boyutlar kazandı. Özellikle Nazilerin İşgal ettiği yerlerden zamanın Yahudi örgütlerinin organize ettiği kitlesel göçlerle Filistin'in bir çok yerinde nüfus dengesi Yahudilerin lehine değişti. Filistin topraklarındaki yıllara göre nüfus dağılımına kolaylıkla ulaşılabilir.

Balfour Deklerasyonu ile Filistin'de bir Yahudi devletini desteklediğini ilan eden Britanya Krallığı 1930ların ortalarında siyasi bir değişikliğe gittiğinin işaretlerini verdi. Yahudi göçüne kısıtlamalar getirdi. Buna Dünya Siyonist Örgütü sert tepki gösterdi. Filistin'de kurulan ve adeta her biri Siyonist hareketin silahlı kanadı olan silahlı örgütler Filistin'deki İngiliz manda yönetimine karşı silahlı eylemlere giriştiler. Bunların en meşhuru Kral Davut Oteli'nin bombalanması olaydır. ( Bu bombalama eylemini liderliğini İzhak Şamir'in yaptığı Siyonist örgüt Lehi yapmıştı. Izhak Şamir bu eylemden dolayı tutuklanmış fakat girdiği cezaevinden kaçmayı başarmıştı. Daha sonra kurulacak olan İsrail'de 7 yıl başbakanlık yapacak olan Izhak Şamir İsrail kurulana kadar da aranan bir teröristti. ) İngilizler yavaş yavaş geri çekilirken Siyonist örgütler onların bıraktığı yerleri doldurdu. İngiltere ile Siyonistlerin bu sürtüşmelerini danışıklı döğüş olarak yorumlayanlar olsa da bence İngilizler geri çekilmek zorunda kaldı. Ebetteki bu zorunluluk Filistin'de Siyonistlerin bir kaç terör eyleminden kaynaklanmıyordu, daha ziyade İngiltere ve Avrupa'daki Yahudi lobisinin çalışmaları ve Yahudi bankerlerin sahip olduğu güçten dolayı geri çekilmek zorunda kaldı. Yahudiler bağımsızlık savaşının silahla değil para ve siyasetle yapılması gerektiğini dünyaya gösteriyordular.

Ortadoğu gibi bir yerde kurulan İsrail'in bir silahlı gücü yok muydu? Hiç mi silahlı mücadele vermedi?

Olmaz olur mu, ebetteki vardı. Temelleri daha 1910lara dayanan bir çok Yahudi yeraltı örgütü vardı. Bunlardan en meşhurları Haganah, İlgun, Lehi, Stern örgütleriydi. 1912'de kurulan ve 1920'de silahlı faaliyetlere başlayan Haganah en büyük örgütü ve lideri de David Ben Grion'du. Ben Grion İsrail'in ilk başbakanı olacaktı. Bu örgüt İsrail ordusunun temelini oluşturur ve 1948'de İsrail'in resmi silahlı kuvvetleri olarak kabul edildi. 1920-1948 arası dönemde Filistinlilere karşı bir çok katliama imza attı. 1948 yılında başlattığı "temizlik hareketi" ile binlerce Filistinliyi yerinden yurdundan etti ve bir çok köyde soykırım düzeyinde eylemlere imza attı. Der Yasin Köyü katliamı bunlardan sadece bir tanesidir. 250 civarında Filistinliyi katletti. Bu katliam haberi Filistinliler arasında büyük bir korkuya sebep oldu ve bir göç dalgası başladı.

Siyonist hareketin silahlı gücü vardı lakin silahlı güç hareketin emrindeydi. Siyaseti belirleyen hareket onu da yönetip yönlendiriyordu. Sanırım bu durum da başarılarında çok önemli bir faktördür.

Son aşamada İsrail nasıl kuruldu ve ilk kimler tanıdı?

  1. Dünya Savaşı sonrası hem dünya siyasetinde hem de Ortadoğu’da dengeler köklü bir değişime uğradı. Dünyada İngiliz liderliği yerini Amerikan Birleşik Devletleri'ne bıraktı. Artık hem dünya siyasetinde ve hem de Birleşmiş Milletler'de ABD'nin sözü geçiyordu. İngiliz kamuoyunda da Filistin'de ölen askerler yer edinmeye başladı ve hem Siyonist hareketin yeni hamisi ABD'nin ve hem de kendi kamuoyunun baskısına daha fazla dayanamayan Birleşik Krallık 1947 yılında Filistin sorununu Birleşmiş Milletler'e devretti. Bölgenin geleceğine BM karar verecekti. Aynı yıl BM Filistin topraklarıyla ilgili nihai kararını verdi. Filistin topraklarını ikiye böldü. Toprakların %56'sı İsrail Devleti, %44'ü Filistin Arap Devleti. Kudüs'e de uluslararası bir idare öngördü. Uluslararası bir komisyon yönetecekti. (BM'nin geçen hafta yapmış olduğu oylama ve çıkan sonuç aslında bu kararın ve 1967'deki 242 sayılı kararın tekrarı babında bir karardır. Tek farkı Kudüs'ü Uluslararası bir komisyona değil de iki ayrı devlete bölüyor. Doğrusu ben 1947'deki kararı en hakkaniyetli karar olarak kabul ediyorum. Ve Kudüs için bu kararın uygulanmasını arzuluyorum) Karar 13'e karşı 33 oyla kabul edildi. 10 ülke de çekimser kaldı. Kararı Yahudiler kabul ederken Araplar şiddetle karşı çıktılar. Ve Filistin topraklarında tam bir kaos hakim oldu. Daha donanımlı, örgütlü ve eğitimli olan Yahudiler saldırılarda büyük başarılar elde ettiler. Filistinlilerin umutsuz direnişi günümüze kadar devam edip gelen büyük bir mülteci dramıyla sonuçlandı. Birleşmiş Milletler kararını açıklarken toprakların sadece % 6-7'sinde çoğunluğu olan Yahudiler 14 Mayıs 1948 tarihindeki Bağımsızlık ilanında Yafa'da, Batı Kudüs'te ve daha bir çok yerde çoğunluk durumuna geldiler. İbrani takvimine göre 5 Iyar 5708 tarihinin 14 Mayıs 1948'e ras gelen gününde Sebt yasağının başlamasına dakikalar kala saat 16:00 da David Ben Grion İsrail'in bağımsızlık bildirgesini okumasından 10 dakika sonra ABD ve Rusya sırasıyla İsrail'i tanıdıklarını duyurdular. ABD Başkanı Truman "biz İsrail'i tanıyoruz" açıklamasını yaparken yanında duran haham "sayın başkan RAB seni annenin rahmine bu kutsal amaç için koymuştur. Rab’ın halkına yaptığın bu iyilik ne Yahuda tarafından ne de İsmailoğluları tarafından unutulmayacaktır" diyordu. Bağımsızlık savaşı bir yıl sürdü. Daha savaş günlerinde Türkiye hükümeti İsrail'i tanıdığını ilan etti. (1949). Türkiye İsrail'i tanıyan ilk Müslüman devlettir.

Şimdi son olarak bir değerlendirme yapmak istiyorum.

1920'den bu güne devam eden Filistin-İsrail çatışması hep Müslümanların kendilerini dünyadan soyutlamasının acılarını yaşıyor. Gücüne ve de reel durumuna uygun politikalar üretmemelerinin, dünya siyasetini okuyamamalarının acıklı bedelini ödüyorlar. Uzun yıllar devam edip gelen saltanatlık rejimlerinin yüreklerine ve zihinlerine yerleştirdiği kapalı toplum halini bir türlü aşamıyorlar. Filistin'de de diğer bir çok yerde de zalim rejimlerin politikalarına kurban oluyorlar. Keşke 1947'deki BM kararını kabul eden taraf olsaydılar. Keşke İsrail ile silahlı savaşa harcadıkları emeği, verdikleri bedeli ekonomi, kültürel ve zihinsel güç elde etme yoluna harcasaydılar. İnanıyorum ki hem çok daha az dramın yaşanmasına ve hem de bugünkü pozisyonlarından çok daha güçlü bir pozisyonları olurdu. İsrail devleti kurulduktan ve 1949'da savaş bittikten sonra yaptığı ilk icraat ne oldu, biliyor musunuz? Bütün halkı, çocukları, kadınları, gençleri dağlara bayırlara gönderdi ve Yahudilerin bu topraklara aidiyetleri ile ilgili kalıntı bulmaya, toplamaya çalıştı. Bu sayede binlerce tarihi kalıntı topladı. Işte İsrail'in en büyük gücü bu bilinçtir.

 

Çok teşekkür ediyorum. Bu keyifli röportajın son bölümünü Filistin Ulusal Kurtuluş hareketlerine ayıracağız.

Filistin Kurtuluş Hareketleri Ulusal mıdır? İdeolojik midir?

Son bölüm:

BÖLÜM IV. BİR ULUSAL KURTULUŞ HARETİ OLARAK FİLİSTİN

 

1-Yahudiler, Hıristiyanlanlar ve Müslümanlar Üçgeninde Kudüs

 

 

2-Kürtler ile Yahudilerin Tarihsel Olarak İlişikileri

 

 

3-Siyonizm ve İsrail’in kuruluşu

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum