1. YAZARLAR

  2. Nedim ERDOĞAN

  3. TOPLUM İNŞASI VE İNSAN
Nedim ERDOĞAN

Nedim ERDOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

TOPLUM İNŞASI VE İNSAN

A+A-

Yaşadığımız, 21. Yüzyıl’ da insanın, kendisinde, kimliğinden, yaşadığı toplumsal gerçekliliklerden uzak ve yabani bir yaşam ve düşünce tarzını benimsediği için yağı alınmış, peynir misaline benziyor. Çünkü toplumsal dinamikler baz alınmadan toplumlar inşa edilmeye çalışılıyor.

Özellikle yaşadığımız çağ itibariyle toplumlar ideolojik eksenli, evrim geçiriyor. Bu ideolojik fikir ve uygulamalar toplumdan uzak ithal fikirlerden oluşmakta. Durum böyle olunca da toplumlarda kutuplaşmalar meydana gelmekte ve doğal olarak toplumsal çatışmalar meydana gelmektedir. Toplumsal çatışmalar da toplumsal çözülmeleri beraberinde getirmektedir.

Eğer, toplumları inşa etme derdi olanlar, toplumları kendisiyle barışık bir toplum inşa etmek istiyorlarsa öncelikle; toplumsal dinamikleri, toplumsal inançları, toplumsal hassasiyetleri iyi analiz etmeli ve bunun üzerinde kafa yormaları gerekir.

Bütün bu gerçeklikleri göz ardı edenler arpa boyu kadar bir yol alamazlar. Çünkü toplumlar bir bebek misalidir, nasıl ki bebekle, bir yetişkin insanın beslenme şartları, bakım şartları aynı değil, farklıysa ve bu iki durum nasıl farklılık arz ediyorsa toplumsal dinamiklerden uzak, toplumları sadece fiziksel benzerliklerden yolla çıkarak toplumları inşa etmek isteyenler başarılı olamazlar. Çünkü yöresel, bölgesel farklılıklar olduğu gibi toplumsal farklılıklar hayli hayli olacaktır.

Bundan dolayı: Cemaatler, partiler, hizipler, idea sahipleri, edebi akımlar toplumun manevi( Ayıplanma, kınama) ve inanç değerlerini( İslam, Hırisyanlık, Yahudilik …) göz önünde bulundurarak bütünsel bir okuma ve parçasal analizler yapılmalıdır.

Toplumundan kopuk hiçbir akım başarılı olamamıştır ya da beli bir süreliğine devam etmiş, ondan sonra yok olup gitmiştir. Çünkü bütün; akımları, cemaatleri, siyasi partileri, idea sahipleri, edebi akımları besleyen toplumlar ve bireylerdir.

Ve yaşadığımız post modern çağın en büyük çıkmazlarından biride toplumlar ve bireyler “Serfleştirilmek ” istenmesidir. Serflik hakkında Gordon Marshall şunu der: “ Serflik, köleliğe benzeyen, ama esas olarak orta çağ Avrupa’sında feodalizmle anılmaya başlayan bir özgür olmama ( Bir nevi yarı esaret) biçimi. Yaşadıkları süre boyunca, belli kullanıcılarla onların varislerine bağlı olan serflerin, derebeyine bağlılık aracılığıyla toprak sahibi efendilerine hizmet etmelerini anlatan bu sistem, aynı zamanda bir otorite ve iktisadi adaptasyon sistemini yansıtmaktadır” der.

Burada, her ne kadar dönem( Zaman ve çağ) itibariyle bir farklılık ve ilerleme söz konusu olsa da genel anlamda toplumları kendi çıkarları, menfaatleri, otoriteleri için yönlendirenlerin zihin dünyaları hep aynıdır. Her zaman bu, otorite ve tahakkümü devam ettirmek için her türlü yol, yöntemi, durumu hak ve gerekli bir hak olarak görürler.

Bu durumun ve zihniyetin önüne geçmek için; bilinçli, güven verici, toplumsal değerlerle barışık, insana ve insanlığa yararı dokunacak bireyler yetiştirmek gerekir. Nasıl ki küfür ve hakkın çarpışması devam edegeliyorsa bireysel saltanat, bireysel güç, bireysel çıkarı olanlarla; kendi çıkar ve menfaatlerinden önce toplumsal çıkar ve menfaatleri önceleyenlerin çatışması da var olmuş ve var olacaktır.

Ve burada unutmamak gerekir ki derdi, insan ve insanlık olanlar her zaman galip gelmişlerdir. Ve bunlar en güzel örnekleri hem İslam tarihinde hem peygamberler tarihinde hem de insanlık tarihinde çokça mevcuttur. Hz peygamberin insanlara ilk tebliğ vazifesini yaptığında birçok zorluk, sıkıntı, meşakkat çektiğini hepimizin malumudur. Çünkü peygamberin derdi; hakkı inşa etmek, toplumsal adaletsizlikleri ortadan kaldırmak, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, köleliğe son vermek ( Tabi burada üzerinde durduğumuz sadece bir kısmıydı. Yoksa, tevhidi anlatma, haşri anlatma gibi daha bir çok şey söz konusudur)

Ve peygamber efendimiz bunu yaparken güven eksenli bir yol izlediğini unutmama gerekir. Bu konuda Prof. Dr. İbrahim SARIÇAM ve Prof. Dr. Seyfettin ERŞAHİN şunları söylerler: “ Medeniyet güven temeli üzerine kurulur ve ayakta durur. Güven, İslam’ın son derece önem verdiği bilgi alanında anlamın, gözlemin, araştırmanın kuramların ortaya çıkmasını sağlar. İlim güvenin, güvenle yaşayan insanın önemli başarısıdır. Toplumların gelişmesinin, kalkınmasının temelinde güven duygusu yatar. Güven, her şeyden önce sosyal bünyenin maddi ve manevi unsurları arasında en uygun birleşimi sağlayan değerlerdendir.” der.

Burada güvenin, toplumlar için olmazsa olmazı olduğunu unutmamak gerekir. Unutmamak gerekir ki, güvenli bireyler, güvenli aileleri, güvenli aileler ise güvenli toplumlar inşa ederler. Çünkü çağın en büyük vebalarında biride güven problemidir. İnsan, kendi değer ve kimliğinde uzaklaştırılmış maddi kalıplara hapsedildiği için iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini nefsin arzularına göre değerlendirilir olmuş. Unutmamak gerekir ki, insan kendini tanıyınca, rabbini tanır. Ama günümüz post modern insanı kendini ve rabbini tanımaktan ziyade, hayatının merkezine koyduğu gayr-ı insani ideolojisini tanımakla başladığı için ( Burada kast etiğimiz; toplumsal değerlerden uzak kuru ideolojiler eleştirimizin konusu yoksa insana ve insanlığa yararı olan ideolojiler bahsimizin dışındadır.) ak ile kara bir birine karışmıştır.

Bu konuda Ali ŞERİATİ şunu der: “Herkes sahip olduğu dünya görüşüne göre yaşar. Öyleyse dünya görüşlerini incelemek insanları incelemektir. Bir akımın, grubun ve milletin dünya görüşü üzerine düşünmek, o grubun ve milletin yapısı, tabiatı ve sıfatlarının niteliği üzerine düşünmektir.” der.

Toplumların, inşası için her zaman yüreği toplumu, milleti için atan bireyler yetiştirmek gerekir. Hakka inanan nesiller, özgün ve özgür fikirlere ihtiyaç vardır. Zaman ve zemini iyi okuyan ve buna göre gelecek inşa edecek bireylerin varlığı gerekir.

Çünkü bir fert bazen bir milletin, toplumun kurtarıcısı olabiliyor. Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi bu durumu şu veciz sözle dile getirir: “ Kimin himmeti, milleti ise o fert tek başına küçük bir millettir.” der.

Burada bilinçli, davası olan, derdi olan, hakka sözü olanlar ancak toplumların değişim ve dönüşümünü yapabilirler. Yoksa derdi, davası kendi çıkarı olanlar toplumları değişim ve dönüşümünü yapamazlar. İnsan dünyada sadece yemek, içmek, boş amaçsız bir hayat için gönderilmemiştir. Ve toplumsal inşayı sağlayanlar; her zaman cesur olanlar, bunu içselleştirenler başarmıştı. Unutmamak gerekir ki, insan ilahi hitaba, muhatap en önemli bilinçli, şuurlu varlıktır.

Ve selam…

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum