1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Günay

  3. Türk Siyasal Aklının İşleyiş Tarzı (I)
Yılmaz Günay

Yılmaz Günay

Yazarın Tüm Yazıları >

Türk Siyasal Aklının İşleyiş Tarzı (I)

A+A-

Akıl insanın yaratılanlar içinde onu hükmetme ve tasarlama noktalarında ayrıcalıklı kılan en önemli özelliğidir. Elbette ki hayvanlar aleminde de tasarlama yetisine sahip canlılar var. Örneğin bir veya birden çok aslan bir av esnasında gayet tasarlamada bulunur. Her şeyi en ince ayrıntısına değin tasarlarlar. Fakat insandaki tasarlama yetisi bundan çok farklıdır. Diğer canlılar olaylar üzerinde tasarlama yaparken insan olgular üzerinde de tasarlama yapar. Zira insan diğer canlılardan farklı olarak neden-sonuç ilişkisi kurar. İnsanın aklını kullanması neden-sonuç bağlamıyla alakalıdır. Bu da onu olgular üzerinde tasarlama yapmaya götürür. Ve bu siyasi aklı ortaya çıkaran olgudur. Siyaset olaylardaki neden-sonuç ilişkisini kurarak olgulara gitmektir. Olguları da zihin süzgecinden geçirip tasarlama yapmaktır.

 

Siyaset yapmak siyasi mevzuları konuşmak değildir, başkalarının yaptıklarını değerler süzgecinden geçirmek hiç değildir; Siyaset yapmak olaylardan ve olgulardan fırsatlar yaratabilmektir. Ve bu fırsatları değere dönüştürebilmektir. Fırsatı değere dönüştüremeyen akıl insani bir akıl değildir. Belki aslanın avlanırken sadece bir tek hedefe, bir tek ava kilitlenmiş olduğundan eline geçmesi muhtemel tüm diğer avlara kör olması gibi hayvani bir akıldır.

 

Dediğimiz gibi siyaset aklını kullanarak tasarlamaktır. Geleceği tasarlamaktır. Anı kavrayarak gelecek kurmaktır. Siyasi akıl bunu gerektirir. Türk siyasi aklının işleyiş tarzı da böyledir. Bu çözümlenemeden onunla bir işbirliğine de girilmez, ona karşı mücadelede de hiçbir başarı elde edilemez. Türk siyasal aklı devlet terbiyesi alan bir akıldır ve her zaman devleti merkeze alan ve bu gerekçeyle devlet eksenli işleyen bir akıldır. Burada şunu da belirtelim ki siyasi akıl öyle birden oluşmaz. Tarihin uzun seyri içinde adım adım ilerleyerek oluşur. Türk siyasi aklı da böyle oluşmuştur. Sözünü ettiğimiz bu akıl 3000 yıllık bir yolculuk sonucunda oluşmuştur. Ve çok değişik kaynaklardan beslenmiştir. Mesela Çin gibi devasa bir medeniyetin hemen yanı başında doğmuş. Çin medeniyetinin hinterlandından beslenmiştir. Sonra İran, Hindistan Arap ve Doğu Roma gibi bir çok medeniyetle ilişkileri sonucu kemal noktasına doğru yol almıştır. Buna bir de kendi tecrübesini ekleyebiliriz.

 

Tarih boyunca Türkler hemen hemen her dönemde devlet sahibi olmuş, sahip olduğu bu devletlerin yönetiminde bulunmuş, her zaman bu devletleri ayakta tutma bilinciyle hareket etmiştir. Bu terbiye ile şekillenip varlığını ve etkisini göstermiştir. Türk siyasal aklı için devlet her şeydir. Devlet olmadan varlıkta yoktur. Varlığın var olma sebebi gibi var olma şekli de ancak ve ancak devletin varlığına bağlıdır. Devlet yoksa adeta varlıkta yoktur. Bu olgu Türk siyasal aklının en önemli özelliğidir. Bu belki tarihin çok uzun devirlerinde devlet sahibi olmanın bir sonucudur ya da devlet sahibi olmanın ne derece muazzam bir getirisinin olduğunu devleti yitirdikten sonra aşikar bir şekilde görmüş olmanın sonucu. Belki de devlet sahibi olmanın doğal bir sonucudur. İnsanlar gibi halklar da sahip oldukları şeylerin nimetlerini daha iyi bilir. Özellikle sahip olduğu nimeti defaatle yitirmiş ise bunun değerini daha iyi anlar ve onu muhafaza için daha çok çabalar.

 

Türk tarihini incelediğimizde Türkler için, yıkılan her devlet koca bir yıkım olmuştur. Yıkılış süreci ve sonrası dönemde yaşanan kaos ve kazanımların yitirilmesi adeta toplumun hafızasına silinmez harflerle yazılmıştır. Türkler ve Türk siyasal aklı devlet sahibi olduktan sonra gelen devletsizliğin ne olduğunu çok iyi görmüştür. Köktürk Devleti parçalayıp yıkılınca gelen kaos ve esaret işte bu gerekçeyle hep diri tutulur. O yıkım onları yerinden yurdundan etmiştir. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun parçalanmasıyla neler yitirdiklerini çok iyi gördüler; doğu Avrupa ellerinden kayıp gitti. Hakeza tarihin gördüğü en büyük kara imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğu da öylece ellerinden kayıp giderken Türk Siyasal aklına bir çok şey katarak gidiyordu. Her yıkım sonucu gelen fetret devirleri, kaos ve tahribat devleti varlığın merkezine alan bu siyasal zihnin oluşmasına ve olgunlaşmasına yok edilemez katkılarını sağlıyordu. Bu katkının etkilerini sonraki devirlerde daha bariz bir şekilde görebiliyoruz. Gerek Osmanlı'da ve gerekse günümüz Türkiye'sinde devlet aklı varlığını muhafaza için hemen hemen her zaman tavrını güçlüden yana kullanmış ve o güçlüyü kendi içinde evirip devlet mekanizması içinde eritmiştir.

 

Modern sol jargonun aksine padişah hiçbir zaman eşittir devlet olmamıştır. Türk siyasal sisteminde hiçbir zaman padişah astığım astık kestiğim kestik olmamıştır. En ferdi hareketlerinin altında dahi devlet ebet millet anlayışı vardır.( burada keyfi hiç bir davranışı olmamış demiyoruz. O kadar büyük bir gücü elinde bulunduran padişahların elbette keyfi icraatları olmuş, lakin devletin kendi mekanizması bunu her zaman denetlemiştir ve bir çok defa bu büyük toplumsal veya siyasi olaylara sebep olmuştur. Genç Osman'ın yapmak istedikleri ve ölümüyle sonuçlanan devlet kontrol mekanizması, 2. Mahmut’un cüretkar tavrına karşı devletin refleksleri ve son bir örnek olarak daha yakın bir zamanda olan ve hala hafızalarda ola Rahmetli Erbakan'ın keskin dönüş hareketlerine devlet aklının buna tepki olarak kendini korumaya alması sözünü ettiğimiz bu mekanizmaya sadece bir iki örnektir. ) Yukarıda da değindiğimiz gibi Türk Padişahları her zaman devlet ebet millet şeklinde hareket etmişlerdir. Devletin bekası için her şeyi yaptıklarını görüyoruz. Öyle ki en yakınlarını dahi öldürmüşler ve Fatih bu kardeş ketlini kanunlaştırmıştır. Denebilir ki Fatih bunu kendi iktidarı için yapmıştır. Hayır. Fatih devlet terbiyesiyle yetişmiş ve devletin ne olduğunu, devletsizliğin neler getirdiğini dedesi Çelebi Mehmet'in (ki Çelebi Mehmet fetret devrini yaşamış ve buna son vermiş padişahtır) ve babası 2. Murat'ın siyasetinde çok iyi görüp hafızasına katletmiştir. Kanunnameyi Ali Osman'la kardeş katlini kanunlaştırmayı bu çerçeveden görmek lazım. (Bu kardeş katlini mazur görmüyoruz. Elbette ki çok büyük bir cinayettir. Biz burada sadece Türk siyasal aklının işleyiş tarzı ve bunun sonuçlarını irdelemeye çalışıyoruz.)

 

Evet, Türklerde, yani Türk siyasal aklında devlet her şeydir. Devlet varlığın özüdür. Dış etkenler ve her alandaki yanlış politikalar yüzünden dağılan koca Osmanlı İmparatorluğu avuçlarının arasında kayıp giderken, yaşanan her tecrübe ile kemale eren bu akıl için her zaman en öncelikli olgu devletin bekası olgusudur.

 

Vurguladığımız bu tespit elbette ki Türk siyasal zihninde yekpare bir anlayışın olduğunu göstermez. Hiç şüphe yok ki böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır. Tabiatta olduğu gibi burada da çeşitlilik vardır. Farklı düşünce ve anlayışlar vardır. Devletin ali çıkarları ve bekası nasıl olur, nerededir sorusuna insanlar farklı cevaplar vereceği gibi Türk devlet zihninde de farklı anlayışlar vardır. Osmanlı yenileşme tarihi bunun örnekleriyle doludur. Devleti içine girdiği darboğazdan kurtarmak için yapılan yenilikler ve bu yeniliklerin yıkım getireceğine inananların mücadelesi. Lakin şunu da görüyoruz ki ip kopma noktasına geldiğinde, yani beka sorunu baş gösterdiğinde ya vahdet sağlanır ya da bir taraf yanlışını görüp geri çekilir. Fikirlerin çatıştığı bu mücadelede olabildiğince az tahribatla çıkmak için geri çekilir. Başı boş ve devlet terbiyesinden yoksun gurupların böyle bir süreçte durmayıp karşı koyuşu sürdürmeleri siyasal zihin mekanizmasında pek bir itibar görmez ve bu mekanizmanın ortak tavrıyla tasfiye edilirler. Siyasal zihin oluşturucular kritik dönemlerde hep devletin bekasını önceleyen gurubun ya da şahsın yanında olur, onunla saf tutarlar. Devlet varlığın özüdür anlayışı onları buna mecbur kılar.

 

  1. siyasal aklı varlığını ve işleyiş tarzını her ne kadar tecrübelerine borçlu ise de onun en büyük özelliği her zaman oyun kurucu olmayı başarabilmesidir. Her zaman güç ve etkisini gösterebileceği bir alan bulabilmiştir. En zayıf olduğu dönemlerde dahi oyunun bir parçası olmayı başarmıştır. Kendinden daha güçlü ve daha büyük odaklar üzerinde bir etkiye sahip olamazsa da eşitleri arasında muhakkak etkisini göstermeyi başarır. Hatta bir çok defa büyük güçleri de etkilemeyi başarmıştır. Sadabat Paktı, İKO'daki pozisyonu, Balkan İttifakı ve D8 bunlardan sadece bir kaçıdır. Ayrıca bölgesel ittifakları ve yerel siyaseti bunun aşikar göstergesidir. Her zaman masada yer edinmeyi başarır. Masada yeri olmazsa da koridora bir minder bırakıp oraya oturur ve bu şekilde varlığını hissettirir. Türkiye'nin BM'nin kurucu üye olma süreci, NATO üyeliği bunun örnekleridir. Bu şekilde varlığını tehdit eden Sovyet istilasına karşı kendini koruyabilmiş ve yıkımdan kurtulmuştur. Yani dememiz o ki bu akıl siyaset üretebiliyor. İsrail ile bu kadar içli dışlı olmasına rağmen kendi halkına olduğu gibi İslam dünyasına da İsrail düşmanlığı satabiliyor. Bu takdire şayan bir başarıdır.

 

Türk siyasal aklı genelde iki şekilde çalışır.

 

1. Devletin bekası için her zaman merkez oluşturur ve bunun dışında kalanlara karşı gardını alır. Merkeze dışarıdan gelen dalgaların tahribatına defaatle şahitlik ettiğinden bu dalgalara olabildiğince sert tepki gösterir. Onu durdurmak ister ve bu yönde taktikler uygular. Devlet bürokrasisinin Yavuz Sultan Selim'e ilkin karşı duruşu, İstanbul'un M. Kemal'e tepkisi bunun tarihteki bir iki örneğidir. Erdoğan'a karşı ilk zamanlarda olan dirençte bunun güncel örneğidir.

 

Mustafa Kemal olayını biraz irdelemek istiyorum. Mustafa Kemal'i padişah mı görevlendirdi, kendisi mi yola çıktı veya İngilizlerin adamı mıydı noktalarına değinmeyeceğim. Zira konumuzun dışındadır. Mustafa kemal Anadolu'da bir hareketi örgütlerken devlet ona karşı gardını aldı. Belki de bunu refleks olarak yaptı. Bilindiği gibi bu dönem Mustafa Kemal gayet kuşatıcı ve özgürlükçüdür. Herkes ile görüşüyor ve herkesi yanına alıyordu. Buna taktik olarak bakılabilir, lakin durum bundan ibaret değil. Ben o dönem Mustafa Kemal'in gerçekten de öyle olduğuna inanıyorum. Kuşatıcı ve özgürlükçü. Elbette ki taktiksel davranmıştır fakat her devrim ve ayaklanma hareketinde olduğu gibi Anadolu ihtilal hareketinde de kuşatıcılık ve özgürlük anlayışının en başat karakter olması kadar doğal bir şey olamaz. "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" sözü derin bir özgürlük anlayışının eseridir. "Milli iradenin hakim kılmak esastır" sözü daha Sivas Kongresi’nde söylenen bir sözdür. Peki ne oldu da Anadolu'da Kürt aşiretleri ile ittifak eden ve azınlıkların hakları konusunda hassas davranan, azınlıklara karşı işlenen suçları kendine karşı yapılmış kabul eden Mustafa Kemal bir kaç yıl içinde koyu bir merkeziyetçi ve ırkçılığın neredeyse tüm emarelerini üzerinde taşır durumuna geldi? İşte biz burada Türk siyasal aklının işleyişindeki ikinci evreyi yakalıyoruz.

 

2. Önleyemediği dalgayı önce sahiplenir sonra kendi çarkları arasında dönüştürür.

 

  1. imparatorluk dağılırken kopan her parça ile hafızasına yeni bir şeyler kayıt ediyordu. Bu dağılmayı Önlenemeyen Devleti Ali'nin elit tabakası ve düşünsel dünyası İzmir işgal edilirken darmadağın bir haldeydi. Artık Saray ve İstanbul hükümetinin devleti kurtarma kabiliyetinden yoksun olduğunu aşikar bir şekilde görüyorlardı. İzmir işgali sonrası Anadolu'da yaşanan hareketliliği değerlendirip Mustafa Kemal'in yanına gidiyorlar. Anadolu'daki insan gücünü yanına alan hareket İstanbul'dan gelen ve devlet terbiyesine sahip kesimlerle iyice örgütlenip varlığını sağlam temeller üzerinde yükseltiyordu. Türk siyasal aklı için devlet artık Ankara'daydı. Türk siyasal camiası Anadolu'daki bu hareketin bir devlet getireceğini tam zamanından görebilmiş ve sahiplenmiştir. Artık ne Kuvay-i Milliye'nin taşkınlıklarını görebiliyorlar ne de Mustafa Kemal'in bağlantılarından endişe duyuyorlardı. Zira onlar için devlet herşeyin temeliydi ve herşeyden önemliydi. Söz konusu devletse gerisi teferruattı. Artık padişah yoktu, M. Kemal vardı. Şu noktaya hasseten dikkat çekmek istiyoruz ki; bu sahiplenme ilkin geleneksel Türk siyasal zihninin tavizi gibi görünse de aslında milliyetçi ve özgürlükçü taleplerle ortaya çıkan Anadolu hareketinin Konya Adapazarı hattında harekete karşı olduğu ve hâlâ dahi mahiyeti hakkıyla ortaya çıkmayan bir dizi ayaklanmaya gösterdiği sert tepki, hareketin geleneksel devlet zihnine verdiği en aşikar tavizlerdi. Halk resmen kıyımdan geçiriliyordu. Her ayaklanma sonrası Türk siyasal aklı devletin bekasını bu harekette görüp Kemalistlere yaklaşıyor, Kemalistler de İstanbul ile olan her yakınlaşmayla devlet zihnini daha bir sahipleniyordular.

 

Sonraki yıllarda Cumhuriyeti kuran M. Kemal tüm yetkileri eline alıp olabildiğince merkeziyetçi bir anlayışı benimsedi. Diktatörlük ile suçlanacak kadar zor ve baskıya dayalı bir rejim kurdu. Padişahlık rejimine karşı ayaklanmış, türlü zulümler gören Osmanlı yazar çizer takımı gelen bu yeni rejimin merkeziyetçi otoriter tavrına hiç ses çıkarmadılar. Aynı şekilde Anadolu'da M. Kemal'in yanında hareketi başlatan özgürlükçüler de seslerini kestiler. Ve ilginçtir ilk kadrolardan hemen hemen hiç kimse Cumhuriyetin son yıllarında M. Kemal'in yanında değil. Herkes bir şekilde tasfiye edilmiş ve ya bu devlet aklına karşı bir şey yapamamanın ya da yapmamanın doğal sonucu olarak köşesine çekilmiştir. Tüm taleplerine rağmen devleti sahiplenmişlerdi. Devletin ali çıkarlarına teslim bayrağı çekmiştiler ve devlet merkezli siyaset anlayışını herkes bir şekilde sahiplenmişti. Devlet zihni de bekasını M. Kemal'in otoriterliğinde bulmuş ve olabildiğince bu baskı rejimini desteklemiştir. Herkes devletin bekasından yanaydı ve herkeste bu amacına ulaştı. Sivas kongresinde ve hatta ondan önceki Havza Genelgesi'nde "milli iradeyi hakim kılmak esastır" diyen M. Kemal tek parti rejimiyle adeta diktatör olmuş, devlet zihni de bekası için onu kendi çarkları içinde öğütüp dönüştürmüştür. Türk devlet aklı için devletin renginin veya ideolojisinin hiçbir önemi yoktur. Devlet ister demokratik olsun, isterse diktatörlük olsun. İster bir ailenin elinde olsun, isterse de bir şahsın. İster şeriat devleti olsun, isterse de ateist olsun. Devlet aklı için bunların bir önemi yok. Devlet, devlet olarak var olmak ister. Onun için yegane ilke bekasıdır. Beka sorunu baş gösterdiğinde her zaman tavrını devletin bekasını sağlayacak tarafta olur, o tarafı destekler. Ta ki tehlike ortadan kalkana kadar.

 

Türk devlet zihni ve mekanizması sonraki yıllarda bunu her zaman kendine yol bilmiştir. Dışarıdan merkeze gelen her dalgaya karşı Mustafa Kemal'e uyguladığı bu yöntemi uygulamıştır. Kimin bir iddiası varsa onu iddiasından vurmuştur. Özgürlükçü Mustafa Kemal'in eliyle merkeziyetçi ve otoriter bir rejim kurdurduğu gibi herkesi kendi çarkları içinde dönüştürmüştür. Atatürk'e taparcasına bir bağla bağlı olan CHP eliyle 1940'larda Atatürk posterlerini indirtip onu o dönem itibarsızlaştırmaya çalışmıştır. Artık kontrol etmekte zorlandığı Adnan Menderes'i idama mahkum etmiş. Necmettin Erbakan eliyle imam hatipleri ve Kuran kurslarını ortadan kaldırmış. Koyu bir PKK düşmanı olan Bahçeli eliyle Abdullah Öcalan'ı idamdan kurtarmış. Bülent Ecevit eliyle sosyalist ve sol hareketlere en büyük darbeyi indirtmiş, hayata dönüş operasyonuyla insanları cezaevinde diri diri yakmıştır. Hep darbelerden muzdarip olan Süleyman Demirel eliyle 28 Şubat muhtırasını verdirmiştir. Her geleni böylesi bir şekilde iddiasından vuran son derece sistematik çalışan bir devlet zihni var karşımızda. Bunun derinliği ve gerçekliğini kavramayan ya da kavrayamayan Kürtler ve diğer muhalifler maalesef ki muhalefet oklarını sisteme ve Osmanlının yıkılmasıyla adeta ustalık devrini yaşayan ve devleti varlığın sebep ve gerekçesi olarak gören Türk siyasal aklına değil de şahıs ve guruplara yöneltiyorlar. Oysa bütün her şeyin en başat sebebi Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal ile adeta doruk noktasına varan merkeziyetçi devlet anlayışıdır. Devleti her şeyin merkezinde gören ve onun bekası için her şeyi mubah sayan bu zihin tüm olumsuzlukların sebebidir. Bu anlayışa yönelmeyen muhalefet ya bu toprakların ruhunu kavramamış toy bir muhalefettir ya da yine bu zihin tarafından idare edilen göstermelik bir muhalefettir. Tepkinin yönünü değiştirmek için üretilmiş kontra muhalefettir.

 

Girizgah mahiyetinde değindiğimiz Türk siyasal aklının işleyiş tarzını bir nebze açtığımız bu bölümü burada noktalayıp, Erdoğan'ın iktidar serüvenini bir sonraki yazımıza bırakıyoruz. İkinci yazıya giriş mahiyetinde bir paragraflık sözle bitirelim.

 

Erdoğan iktidarının ilk yıllarında, Erbakan tecrübesini yaşamış ve adeta direkten dönmüş Türk devlet aklı bir daha aynı tehlikeyi yaşamamak için Erdoğan'a karşı gardını almıştı. Bilindiği gibi Necmettin Erbakan siyasal kotları taa lale devrinde atılan ve Cumhuriyetin ilanıyla artık yerli yerinde oturan Türk Devleti'nin adeta genleriyle oynamıştı. Devleti sonu bilinmez bir maceraya sürükleyecek politikalar üretmişti. İlk yurtdışı gezisini dünya sisteminin hedef tahtasındaki ülke olan İran'a yapmış, İslam ordusu, İslam Dinarı, İslam ortak pazarı gibi laflar etmiş, Taksim'e cami, Kudüs mitingi ve "ne mutlu Kürdüm diyene" gibi bir çok çıkışı olmuştu. Muhafazakarlık, özellikle de devletin muhafazası, devlet varlığının devamı, sistemin bekası için muhafazakarlık kodlarıyla donanmış türk devlet aklı hiç şüphe yok ki böylesi bir maceraya karşı kendini savunmaya almıştı. Türk siyasal sisteminin gördüğü en büyük demagoglardan biri olan Erbakan'ı ikna edemeyince, onu dışarıdan merkeze gelen her dalgaya yaptığı gibi kendi çarkları içinde eritmeye çalışmıştı. Bu çerçeveden olarak ona Türkiye'deki dindar kesime adeta savaş açan 28 Şubat kararlarını imzalatma başarısını göstermişti. Lakin, dediğimiz gibi çok maharetli bir demagog olan Necmettin Erbakan pes edecek gibi değildi. İmzaladığı kararların uygulanması konusunda ayak diretiyordu. Bu direnç sonucu olan oldu; post modern darbe ile alaşağı edildi. Devlet bir kez daha kendini korumaya almış, varlık ve istikametini muhafaza edebilmişti.

 

  1. badirelerden bir daha geçmek istemeyen devlet zihni Erbakan'ın talebesi olan Erdoğan'a karşı da gardını almıştı. Erdoğan'ı istemiyordu. Devletin bu direncine karşı hiç şüphe yok ki Erdoğan da çok maharetli bir oyun kurucuydu. "Gömleğimizi çıkardık " sözüyle sistemin ana omurgasına dokunmaktan, devleti her hangi bir maceraya sürükleyecek iddialardan vazgeçmiş olduğu konusunda devlet aklını ikna etti. Uluslararası sistemi de bu konuda ikna ettiğine şüphe yoktur. Nihayet Erdoğan iktidara geldi. Kısmi bazı adımlar atsa da hiçbir zaman Erbakan gibi devletin genleriyle oynanmadı. Yani sözünde durdu. Mesela gelirken halka vadettiği sistemin genlerine dokunabilecek hiçbir alanda bir tane dahi yasal düzenlemeye gitmedi. Elde ettiği güç sayesinde fiili durumlar oluşturmaktan öteye gitmedi. Bu arada bir şey daha oldu; Erdoğan gücü eline aldıkça devletin kadim siyasetine daha çok yaklaştı. Hep kavga oluyor. Lakin her kavgadan sonra devlet devlet ile Erdoğan arasındaki hat kısalıyordu.

 

 

Vesselam

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum