1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Günay

  3. Türk Siyasal Aklının İşleyiş Tarzı (II)
Yılmaz Günay

Yılmaz Günay

Yazarın Tüm Yazıları >

Türk Siyasal Aklının İşleyiş Tarzı (II)

A+A-

Türk siyasal aklı birinci bölümde de değindiğimiz gibi devlet endeksli düşünen, devlet olmayı ve devletin devamlılığını merkeze alan siyasal bir zihindir. Bu hakikat ışığında incelendiğinde tüm icraatlarının, özellikle de kriz dönemlerindeki icraatlarının hep bu çerçevede olduğu görülecektir. Asl olan devletin varlığıdır; beka sorunu ortadayken renklerin ve ideolojilerin hiç bir önemi yoktur. Türk tarihinin her döneminde olduğu gibi 12 Eylül askeri darbesi öncesi durumu irdelediğimizde de bunu aşikâr bir şekilde görebiliyoruz.

 

12 Eylül öncesi yaşanan sağ sol çatışması aslında çevrenin merkezi zorlamasıydı. Çevrenin hemen hemen her alanda kendisinin dışlanmışlığına karşı merkezi, yani devletin asıl omurgasını sıkıştırıp kendine alan açma mücadelesiydi. Gerek geniş halk yığınlarından ve gerekse okuyan kesimlerden gelen bu değişim talebi hiç şüphe yok ki hakiki gerekçelere dayanan ve haklı talepler içeren bir hareketti. O dönem aslında Türkiye toplumunun şehirleşme yönünde adeta devrim niteliğinde büyük bir atılım gerçekleştirdiği bir dönemdi. Şehirleşen toplumun buna paralel olarak özgürleşme ve milli gelirden daha büyük bir pay alma talebiydi. 1970-1990 arası dönem Türkiye toplumunun tarihinin en büyük şehirleşme hamlesinin yaşandığı dönemdir. Bu dönem özgürlük ve ekonomik taleplerin de artması sosyolojinin kuralları gereği doğaldı. Toplumda iyiden iyiye hissedilen bu talepler hiç şüphesiz Türk devlet aklı dediğimiz siyasal akıl oluşturucular tarafından da ilgiyle mercek altına alınıyordu. Henüz çok genç olan ve yeni yenidünya sistemiyle hakiki işbirliğine girerek dışarıya açılan Cumhuriyet rejiminin dipten gelen bu dalgaya karşı rejimi koruma güdüsü yeniden devreye giriyordu.

 

Sağ-sol çatışmasını doğuran iki ana etken vardı aslında. Birinci ve bilinen yönü Marksist ideolojinin ihtilalci haliydi. Marksist ideoloji tüm dünyada olduğu gibi burada da silahlı bir ihtilal gerçekleştirmek istiyordu. Silahlı mücadele ile hükümet yıpratılacak, halka baskı ve şiddet uygulamasına sebep olunacak ve halk bu baskı rejimine isyan edip ihtilal yapılacak. Temel yöntemi böyle formüle edebiliriz. Aslında burada incelemeye değer iki nokta var; birincisi Türkiye Marksist hareketi ne kadar Marksist’tir? Zira her ne kadar yöntem olarak Marxist ideolojinin gereği olan ihtilalci yöntemi benimsese de ideolojik olarak kemalizmle içli dışlıydı. Kemalist Marksizm diye ucube bir durum ortaya çıkmıştı. Son tahlilde batıcı olan ve neredeyse her şeyini batı Avrupa ülkelerinden örnek alan bir hareketin sahiplenmesinin dünya Marksist hareketinde başka da bir örneği var mı, bilmiyorum. Bunun araştırmaya değer bir durum olduğunu düşünüyorum. Bu Kemalist sevgi nihayetinde Türkiye Marksistlerinin bölünmesine sebep oldu. Milli devrimci bir devrim mi yapılmalı yoksa sosyalist bir devrim mi yapılmalı, sorusu üzerinden hareket bölündü. Buna ek olarak milli vurgu ve Kürt sorununu görmezden gelecek onu üst yapı olarak değerlendirmeleri Kürtlerin de bu hareketten kopup kendi örgütlenmelerini kurmalarına sebep oldu. DDKO'lar bu süreç sonunda kuruldu. Böylece gerek böl parçala yönet politikasını devreye sokan devlet aklının etkisi ve gerekse Türkiye solunun toyluğu hareketin başarısızlığına en önemli sebep oldu. İkinci konu ise Türkiye Marksistlerinin silahlı mücadeleye karar verme süreci nasıl işledi? Nerede, ne zaman ve kimlerle buna karar verildi. Bu ve böyle bir karara imza atanların sonraki dönemlerde nerede oldukları ve pozisyonları incelenip gün yüzüne çıksa eminim ki o dönem çok daha iyi anlaşılacaktır. Zira ben böyle bir kararda Türk devlet aklının çok büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Anadolu'nun bağrından kopup gelen ve siyasetle daha yeni yeni tanışan, babı alinin kirli ayak oyunlarından bihaber olan bu genç Marksistlerin önüne bir yol çıkarılmamış mı acaba? Devlet aklı onlara bir yol çizmiş olamaz mı?

 

İkinci nokta işte burasıdır; ideolojisi de silaha ve şiddete yatkın olan bir hareketi şiddet sarmalığına bulaştırıp diskalifiye etmek. Devleti gelen bu dalgaya karşı korumak için onu halkın gözünden düşürmek. Bizce 12 Eylül askeri darbe öncesi Sağ-sol çatışmasını bir de buradan, tarihsel Türk siyasal aklının etki alanı çerçevesinde okuyup değerlendirmek lazım. Bu dönemle ilgili konuşunca genelde devlet solun karşısına sağı çıkardı, ülkücüleri kullandı deniliyor. Oysa aslında devlet değişim, özgürlük ve sosyal adalet talep eden yeni yeni şehirleşen, belki daha doğru bir tanımlamayla şehirlerin varoşlarında gettolaşan ve gittikçe Marksizm’in etki alanına giren merkez dışı dalgaya karşı önce marjinal düşünen ve kendi toplumuna yabancı sol şiddet hareketini çıkararak bu haklı talepleri terörize etti ve ona karşı da sağı çıkararak tam bir anarşik ortamın oluşmasını sağladı. Böylece Türk toplumuna devletin bekası tehlikededir fikrini yerleştirdi. Bu fikir tam yerleşince de 12 Eylül askeri darbesiyle yine beka sorununa çare bulup, devleti ve iktidarı sağlama aldı. Burada şu ilginç noktayı da belirtmeden geçemeyeceğim: Marksistler devrim yapacağız diyerek yola çıktılar . Silahlı bir ihtilal propagandası yapan bu kesim ilginçtir ki devlete tek kurşun sıkmadılar. Devirmek istedikleri devlet yerine farklı düşünen gençleri vurdular. Solun sağla çatışması ve sol içindeki fraksiyonların bir birleriyle çatışması. Sadece bu çerçeveden de bakılsa devlet aklının nasıl devrede olduğu açık bir şekilde görülecektir.

 

Türkiye toplumu her ne kadar 1876 da parlamento ile tanışmışsa da aslında bir tebaa toplumudur. En temel özelliklerinden biri de devlete itaattir. Türk tarihinde devlete rağmen bir değişimin örneği hemen hemen hiç yoktur. Değişim hep tepeden aşağıya olmuştur. Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han İslamiyet’i kabul edip Müslüman olmuş, ondan sonra halk yığınları İslam’a girmiş. Osmanlıda padişahlar Batılılaştıktan sonra halk yüzünü batıya dönmeye başlamış. Değişim baştan aşağıya doğru olmuş. Anadolu halkı Mustafa Kemal'e Mustafa Kemal olduğu için değil, paşa olduğu için itibar edip inanmış. Yani Mustafa Kemal sıradan bir insan değildi, Osmanlı bürokrasisinin içinde biriydi. Devleti temsil ediyordu. Halk ona giderken aslında devlete gidiyordu. 15 Temmuzda da halkı sokağa bizzat devlet çağırdı. Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkililerinin talepleri doğrultusunda halk sokağa çıktı.

 

Türk toplumunun bu yapısına rağmen dipten gelen her dalgaya devlet aklının bu kadar korkuyor olması belki şizofrenik bir durum olarakta açıklanabilir fakat daha ziyade siyasal aklın devlet aygıtına ve onun bekasına verdiği önemin göstergesidir. Bu ancak devleti her şeyin merkezinde görüyor olmasıyla izah edilebilir.

 

12 Eylül öncesi Marksist hareketi irdelediğimiz bu bölümde şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu hareket neden başarıya ulaşmadı, sorusuna bizce terörize edilmesinden başka ikinci bir cevap mahiyetinde şunu söyleyelim ki tarihe bir not ve örneklik teşkil etsin. Zaman her daim akan ve asla geri gelmeyen bir nehirdir. Bu nehrin yatağında akan su asla geri gelmez. Bu aşağı ile yukarı, yüksek ile alçaklık kanununa ters bir durumdur. Yukarıdaki su aşağıya akar. Bunun tersi ancak yapay olur. Yapaylık ise kategori dışıdır, dikkate alınmaz. Marksist ideolojinin aksine Türkiye Marksist hareketi ileriyi değil geriyi hedefledi. 1950 sonrası dönemdeki sağ iktidara karşı eski Kemalist iktidarı devrimci bir iktidar olarak kabul etti ve ona övgüler yağdırdı. Bir yandan işçi sınıfının iktidarından söz etmek ile bir yandan da proletaryayla uzaktan yakından alakası olmayan ve daha ziyade bir bürokrasi rejimi olan CHP iktidarına övgüler yağdırmanın derin çelişkisini bir tarafa bırakarak zaman çizelgesi yönünden incelediğimizde bu hareket başarısızlığa mahkumdu. Zira geçmişi istiyordu. Zaman hep aktığından ve değişim her zaman ilerlediğinden geçmiş asla gelemezdi ve başarısızlık kaçınılmazdı. Türkiye Marksist hareketine kemaliz mi bulaştıran ve ona geçmişi kutsallaştıran ve böylece onu başarısızlığa mahkum eden siyasal zekanın başarısını bir tarafa kaydederek şunu söyleyebiliriz ki sosyal hareketlerde başarının ilk şartı ileriye yönelmektir. İleriye odaklanmalı. Gelecekte güzel bir ütopya oluşturulmalı. Oysa Marksizm komünal toplum ütopyasına tek parti iktidarının hiçte iç açıcı olmayan geçmişini ekleyerek onu kirletti. Böylece adeta ütopyasına kendi kendisi ihanet etti.

 

Türk siyasal aklının bu dönem aktif bir şekilde devrede olduğunu düşünüyoruz. Solu ideolojik olarak gerçekliğinden saptırarak ve ihtilalci yönteminden sonuna kadar faydalanıp onu terörize ederek yaptı bunu. Sağı ise Türk toplumunun genlerine işleyen muhafazakarlık dürtüsüyle devletin hizmetine aldı. Dünyadaki sağ anlayışının muhafazakarlık kodları bir yana Türk toplumunda bu çok daha derin köklere sahiptir.

 

İslam öncesi Türk siyasal iktidar anlayışında kut inancı var. Buna göre iktidar tanrı tarafından hakana verilir ve o yeryüzünde tanrının hükmetme yetkisinin temsilcisidir. Yani hükümdar ve iktidarı kutsaldır. İslam ile birlikte bu değişmemiştir. Padişah halifedir. Peygamberin minberinde oturur. Sözü o makam dolayısıyla haktır. İktidar Allah vergisidir. En kötü hükümet hükümetsizlikten iyidir. Ululemre itaat farzdır. Gibisinden bir çok kaide ile donanmış bir zihinsel gecmişe sahiptir. Türk sağı bu muhafazakarlık ve siyasal aklın yönlendirmesiyle sol harekete karşı bir kontra örgüt tarzında örgütlenip toplumdan gelen taleplerin bastırılmasına yardımcı oldu.

 

Bu iki kanadın şiddete bulaşan kesimleri toplumun bunlardan beri olan sözleri duymasını da engelledi. Gün geçtikçe artan şiddet devletin üst aklına ve devletin üzerinde oturduğu kodlarla devamından çıkarı olan dış etkenlerin ortak hareketiyle 12 Eylül'de askeri darbe ile devletin bekasını muhafaza yönünde büyük bir adım atıldı. Devlet korumaya alındı ve değişim bir başka bahara kaldı. Böylece bir kez daha Türk siyasal aklı beka noktasında birleşti. Muhalifler ya devletin ali çıkarları için bir kez daha köşelerine çekildiler ya da susturuldular. Dönemin siyasi liderlerinin hepsi de yeni durumdan gayet memnundular. Kimileri daha o zaman kimileri de çok geçmeden darbe lideri Kenan Evren'e bu ulvi hareketinden dolayı teşekkür edecekti. Ne zaman ki devletin beka sorunu giderilip işler bir nebze de olsa yoluna girdiğinde yeniden tali eleştiriler yapılmaya başlanacaktı.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.