1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Günay

  3. Türk Siyasal Aklının İşleyiş Tarzı (III)
Yılmaz Günay

Yılmaz Günay

Yazarın Tüm Yazıları >

Türk Siyasal Aklının İşleyiş Tarzı (III)

A+A-

Türk siyasal aklında devlet varlık ile yokluk arasında tercih yapma durumuyla karşı karşıya kaldığı her dönem ve her olayda her zaman varlık olgusunun olduğu tarafı seçer. Bu işin doğası gereğidir. Durumu daha derinden ele aldığımızda aslında söz konusu akıl için yokluğun olmadığını görürüz. Yokluğa hiçbir zaman inanmaz. Onu böyle bir inanca iten olgu ise varlığın getirisi, yani kazancıdır. Denebilir ki bu durum her devlet için böyledir. Bu devlet olmanın gereğidir. Bu eleştiride haklılık payı olsa da, devlet olgusuna daha köklü baktığımızda ve tarihsel olarak irdelediğimizde bu anlayışa sahip olmayan devletlerin de olduğunu ve gayet başarı sağladıklarını görebiliriz. Her ne kadar devletin ve idarenin felsefik alt yapısı tarihin derinliklerine dayansa da ve her idarenin düşünsel bir dayanağı olsa da Türk siyasal aklında devletin varlığa inanması bizce bu felsefik derinlik ve düşünsel birikimden çok daha görünürdür ve tamamiyle elle tutulan gerekçelere dayanır. O varlığa felsefik bir açıklama getirse de varlık onun için pratik imkanlar sağlayan bir olgudur. Bu son cümleden de anlaşılacağı gibi varlık onun için çıkar merkezlidir. Devletin; varlığın varlığına, sınır ve kaidelerine yaklaşımı inançsal bir dogmadan veya felsefik bir derinlikten tamamen bağımsız olarak sadece fayda eksenlidir. Varlık çıkar ile var veya yok olur. Çıkarının olduğu yerde ve kendisine menfaatler sağlanan durumlarda varlık vardır ve somuttur. Aksi durumlarda bu zihin her zaman inkarcı olmuştur. Oysa çıkar zaman ve mekana göre değişebildiği için, devlet her zaman “politik” kelimesinin en çıplak halini sergilemekten asla hicap duymaz. Zaten hicap ya da başka her hangi bir duygu türk devlet zihninin bilmediği tanımadığı bir bilinmezler dünyasıdır. Yoktur. Yokluktur. Zihni böyle işleyen bir mekanizma için İnanç ve düşünsel derinlikte yokluktur. Bu çerçeveden olarak her zaman çıkarcıdır. Bu çıkarcılığın ürünü olarakta politiktir ve ilişkileri de çok rahatlıkla değişir.

Türk devlet zihnini olaylar ve olgular üzerinden izlediğimizde onun bazı kavramları asla kullanmadığını görüyoruz. Özellikle değer ifade eden kavramlardan uzak durur. Örneğin asla dost olmaz kimseyle ya da asla düşmanlık hissine kapılmaz. İktidarların ve daha ziyade politik önderlerin çoğunlukla bu kavramları kullanıyor olması bir yanılsamaya asla sebebiyet vermemelidir. Onların bu kavramlara sığınması ya enformasyon amaçlıdır ya da mekanik bir işleyişe sahip bu devlet zihnine karşı konulan cılız bir mücadele örnekleridir. Bunun böyle olduğuna özellikle devletin beka sorunu yaşadığı dönemlerde aynı şahısların suskunluğunda veya geri çekilmelerinde rahatlıkla görebiliyoruz. Türk devlet zihni devleti bir mekanizma olarak kabul ettiğinden his olgusuna yabancıdır. Hissetmez. Mekanik bir sistemde asla his duygu ve düşünce olmaz. Ancak mekanik icraatları olur. Ortaya çıkan o icraatlar sonucunda insanlar icraatları kendi insani zihinleri ile tahlil ve tasnif edip devletin yapısına ve ortaya koyduğu ürünlere değer yüklerler. Burada da devletin zihinsel yapısının işleme tarzı devreye girer. Devlet olgusunun çıkarı ile felsefik ve inançsal doğruluğun değerler bütününün kesiştiği noktalarda ortaya çıkan ürüne insanlar ulvi değerler biçer, yaldızlı sözlerle bu yapıyı ve ürününü överler. Mesela adalet devleti derler, mesela hak devleti derler, mesela refah devleti derler. Ve çoğunlukla kendi sahip oldukları dinsel ve düşünsel konumla bunu kanumlandırırlar. Burada dini ve düşünsel sahiplik devreye gireceği gibi bazen de korku ve menfaatler de bu değerlendirme sürecinde devreye girebilir. İnsanlar bazen de bu devlet ve icraatları için zulüm, diktatörlük, baskı gibi tanımlamalar kullanırlar. Bin yılların birikimiyle oluşan ve adeta genlerine işleyen kadim Türk düşünsel zihni burada da devreye girer ve devlete söz söylemez. Türk insanı bu zihnin ve belki de büyük çoğunlukla enformasyonel bilginin ürünü olarak devlete asla söz söylemez. Özellikle devletin beka sorunu yaşadığına inandığı dönemlerde her olumsuzluğa rağmen devleti bir tabu gibi muhafazaya yönelir. Aslında bu durumlarda devlet adeta putlar içindeki en büyük puttur. Kutsaldır. Dokunulamaz. Eleştirilemez. Bir anti parantez olarak şu soruyu da haklı ve yerinde bir soru olarak görüyorum: devlet put olduğu için mi eleştirilemez yoksa eleştirilmediği için mi putlaşır?

Bu sorunun cevabını herkesin kendi zihnine bırakarak konumuza devam edelim. Türk devlet mekaniği (burada onun kendi literatürünü kullanarak diyorum) insanların zihinlerinde oluşturduğu ve kendilerince bu mekaniğin icraatlarını konumlandırmaya giriştikleri bu değerlerini dikkate alarak davranmaz. O çıkarı neyi icap ediyorsa onu ortaya koyar. Bazen de çıkarı insani değer ve inançlarla kesişmesine rağmen böyle davranmadığına da şahitlik edilebiliyor. Böyle durumlarda hem çıkarından olur ve hem de yurttaşlarının ve diğer insanlığın antipatisini üzerine çeker. Böyle davranması normal zamanlarda bazı zararlarla giderilebilse de kriz dönemlerinde genellikle yıkımla sonuçlanır.

Türk devlet zihni için yaptığımız bu tanımlama çok gaddar ve seküler bir tanımlama olarak eleştirilebilir. “Taraflı, önyargılı, acımasız, gaddar ve çok aşırı seküler bir tanımlama” der gibi sözler duyuyor gibiyim. Bu ve benzeri cümlelerde eleştiri için kullanılan söz öbekleri ve kast edilen olgular dahi ne kadar doğru bir noktadan yaklaştığımızın göstergesidir. Kendini mekanik bir olgu olarak tanımlayan Türk devlet zihni için bu sözcükler “yokluk” ifade eder. Mekanik olgularda “değer” olmadığı için gaddarlık ve ya önyargı şeklinde gelen eleştir dikkate alınmaz. Ki devletin bizatihi kendisi her kademe ve işleyişiyle dünyaya ait olan bir organizasyondur; onu seküler veya mistik diye bir ayrıma tabi tutmak bu olgunun doğası açısından dahi abesle iştigaldır. Bu tanımlamalar mekanik yapılar için değil, insanlar ve insani olgular için geçerli olan tanımlamalardır. Yani devlet ile değer iki farklı durumun birbirinden farklı anlamlar yüklü kavramlarıdır.

İşte krizlerin ortaya çıkma sebebi genellikle bu ayrımın farkına varılmadan ya da bilmemize rağmen içimize sinmemesinden kaynaklıdır. Devletler genellikle kriz dönemlerindeki icraatları üzerinden değer ifadesi kavramlarla tanımlanır. Zalim ya da adil gibi. Zira insan ve insan ürünü diğer durumlarda olduğu gibi devlet olgusu da kriz dönemlerinde rüştünü ortaya koyar. Olgunluğu bu dönemlerde kendini belli eder. Türk devlet zihin ve geleneğinin bir ürünü olan Cumhuriyet Türkiye’sinde de durum böyledir. Onun mekanik bir yapı olarak insan ve değer kavramlarından azade işleyişi ve bizlerin insan ve insani duygularla onu ve işleyiş tarzını konumlandırmaya çalışmamız da çoğunlukla kriz dönemlerine denk gelir veya zaten bir çok kriz yumağının üzerinde kurulan ve hayatiyetini devam için bu kriz durumlarının hep diri olması, belki de bilinçli bir şekilde bunları diri tutması bizi zihinsel olarak bunalımlara ve fiili olarak ta çatışma ortamlarına itse de onun her şeye rağmen, bütün krizlere ve bu krizlerin oluşturduğu diğer krizlere rağmen hayatiyetini devam ettiriyor olması ve her krizden daha güçlenerek çıkması, bu mekanik işleyişinden asla ödün vermemesi ve bu tavrının meyvelerini topluyor olması bir çok yan nedene bağlı olarak değerlendirilse de, bu durum aslında onun olgunluğunun göstergesidir.

Cumhuriyet Türkiye’sinde Türk devlet zihni için hiç şüphe yok ki iki büyük kriz alanı vardır; bunlardan biri bir hilafet devletinin ardılı olarak kurulmuş olmasından ötürü dinsel boyut ve dini alanla mücadele ve ikinci olarak da Kürt meselesinde somut bir hal alan ve her zaman gündemde olan ulus devlet olmanın getirdiği kriz alanıdır. Söz konusu bu iki kriz alanı da yüz yaşına merdiven dayayan Cumhuriyetin hiç ara vermeden uğraştığı birer kriz alanlarıdır. Kurucu felsefesinden ve bu anlayışın ürünü olan ilişkilerinden ve de ortaya çıkardığı elit tabakadan ötürü bu kriz alanlarını bir beka sorunu olarak görmüş ve her zaman olaya bu şekilde yaklaşmıştır. Bu iki meselenin de kriz olarak ortaya çıkmasında hiç şüphe yok ki derin düşünsel kökleri vardır. Fakat yukarıda da değindiğimiz gibi Türk devlet aklı için düşünsel ayrışma o kadar da önemli değildir. Asl olan devletin devamlılığıdır. Devlet devamlılığını sağladığı müddetçe ve belki sözcük çok cılız kaçabilir ama “çıkar” ilişkileri köklü bir değişimle veya köklü bir devrimle karşı karşıya kalmadığı sürece düşünsel farklılaşmanın o kadar da bir önemi yoktur. Bunu son süreçte de çok rahatlıkla müşahade edebiliyoruz. Kurucu zihni daha ziyade jakoben laik bir zihin olan Cumhuriyetin özellikle AKP iktidarının geldiği bu son nokta itibariyle hilafet rejiminin ritüel ve icraatlarına yavaş yavaş bürünüyor olmasının gerek Türk toplumunda ve gerekse “elit” tabakada bir çalkantıya sebep olmaması ve belki de çok daha dikkat çekici olarak Cumhuriyetin dışarıdaki sahipleri için bir şaşkınlığa ve itiraza sebep olmaması bu tezimizin en büyük delillerinden biridir. Bu zihin için önemli olan çıkar doğrultusunda devletin devamlılığı ilkesidir. Düşünçe kulvarları, felsefik yaklaşımlar veya dinsel renkler bu ilkeye hizmet ettikleri ya da en azından bu ilkeye dokunmadıkları sürece muteberdirler veya hiç olmazsa toleransa hak sahibidirler. Türk siyasal zihni için genel bir kaide olan “her şey devletin bekası için vardır” ilkesi burada da geçerlidir ve hizmettedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki iki kriz alanından biri olan dinsel boyutla ilgili krize devlet zihni işte bu çerçevede yaklaşır. Oysa ikinci kriz alanı olan milliyetçilik bundan çok farklıdır ve bir çatışma alanı olarak her zaman bir beka sorunu olarak orta yerde duruyor.

Milliyetçilik her ne kadar bir noktaya kadar toleransa sahipse de genel kabul gören haliyle bir hastalıktır. Aslında burada milliyetçiliği doğal ve yapay diye iki perspektifte ele almak lazım. Doğal milliyetçilik herkesin kendine benzeyen ve kendine yakın olanı sevmesidir. Bu, yaratılışın yasasıdır. Ceylan ceylanları sever, aslan aslanları sever, kedi kedileri sever… sevmeseler bile cer canlı kendini kendinden olanın yanında daha çok güvende hisseder. Bundan dolayıdır ki her canlı kendi ırkdaşıyla yaşar. Her canlı kendi ırkdaşıyla ilişkide olur ve öylece yaşar. Bu hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da böyledir. İnsanlar dil, din, yaşam tarzı, felsefik anlayış, giyim kuşam ve renk olarak kendini kendine benzeyenlerin yanında daha çok güvende hisseder ve bunları diğer insanlara karşı daha çok sever. Ya da en azından bunlara daha çok yakınlık hisseder. İşte biz buna doğal milliyetçilik diyoruz. Doğal olan her şey gibi bu da insana suhulet verir. Oysa yapay milliyetçilik dediğimiz olgu çatışma doğuran bir kriz noktasıdır. Birinin kendini başkalarından üstün görmesi yapay milliyetçiliktir. Köpeğin kendini kediden üstün görmesi, aslanın kendini köpekten üstün görmesi, ceylanın kendini zurafadan, zurafanın kendini filden üstün görmesi en hafif tabirle yapaylıktır ve hastalık doğurur. Çünkü tabiattaki hiçbir canlı diğer canlıdan üstün değil. Her canlı gurubu kendi özel donanımıyla değerlendirilir. Canlı guruplarını kendi içinde de üstünlük ölçüsüne tabi tutmakta aynı şekilde yapaylıktır. Örneğin A aslanın B aslandan üstün olduğunu dile getirmek ve bu üstünlük alanını ve sebebini kan bağına bağlamak tabiatın ruhuna ters düşmektir. A aslan B aslandan bazı becerileri yönünden üstün yetenekli olabilir ama asla genlerinden dolayı, bedeninde dolaşan kanın şifrelerinden dolayı üstün olamaz. Böyle bir şeyin iddiası hem tabiatın düzeni açısından, düzenin devamlılığı açısından ve hem de yaratıcının adaleti açısından sakat bir anlayıştır. Konuyu daha fazla uzatmadan burada şunu belirtelim ki Cumhuriyet Türkiye’si bu ikinci tür milliyetçilik üzerine bina edilen bir zihnin ürünü olan bir devlettir.

Milliyetçi anlayışını benimseyerek devletin beka sorununa çözüm bulan Türk siyasal zihni bunun ilk icraatını mübadele ile yaptı. Cumhuriyet toplumunu tekleştirerek devletin bekasını garanti altına almak için Yunan hükümetiyle Rum-Türk mübadele anlaşmasını yaptı. Bu anlaşma gereği Anadolu’daki Rumlar Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türkler Anadolu’ya getirildi. Atatürk ne kadar ısrar etse de İstanbul’daki Rumlar bu anlaşmanın dışında bırakıldılar. Böylece Anadolu’da saf Türk ırkı olacaktı. Bu mübadele her iki toplum için de çok dramatik olsa da Türk siyasal zihni için asl olan devletti ve öyle de oldu. Mübadele haricinde Tehçir’dan arta kalan Ermenileri de ya öldürdüler ya da adeta kovdular. Bunlar dışında kalan Müslüman halklara da çok sistematik bir asimilasyon uyguladılar. Ve bugün geldiğimiz durum itibariyle devlet zihninin kendilerine uyguladığı asimilasyon sonuç vermiş ve bu halklar kendilerini devletin asıl sahipleri görüyor ve bir çoğu dilindeki, rengindeki ve tarihsel köklerindeki yaman çelişkiye rağmen kendini Türk olarak görüyor. Ben Türküm diyor. Bu kesimler devletin büründüğü renk ne olursa olsun her zaman kavgada en önde devletin hizmetinde olmuşlar. Bunların durumu daha ne kadar böyle devam eder bilinmez, zira halkların ömründe değişimi görebilmek için bazen yüzyılların geçmesi lazım. Ama bunların bugünkü durumları dahi Türk siyasal aklının başarısını gösteren bir delildir.

Türk devlet zihninin bu başarılarına rağmen milliyetçiliği politik bir atılım olarak benimsemesiyle asıl çatışma alanı Kürtlerle oldu. Bu çalışmamızın bundan sonraki iki üç bölümünü bu kriz alanına, yani Cumhuriyet Türkiye’sinde Türk devlet aklının Kürt meselesi ile mücadelesine, bu zihnin söz konusu krizi nasıl idare edip ne mekanik bir şekilde işleyen aklına, ne hayatiyetini devam ettirmesinde adeta başat rolü oynayan ilişkiler ağına ve ne de cumhuriyetin ürünü olan elit tabakasına ve onların çıkarlarına zarar vermeden bugünlere kadar geldiğini hem felsefik konumlanma, hem düşünsel duruş ve hem de olaylar üzerinden ele alıp irdeleyeceğiz.

Son olarak şu notu da düşmeyi gerekli görüyorum. Geçen iki bölüme gelen bazı eleştirilere bir cevap babında bu bölümü yazmayı gerekli gördüm. Devleti çok soyutlaştırıyorsun ve çok önyargılısın babında gelen eleştirilere cevaptır. Hiç şüphe yok ki bu söylediklerimizi destekler bir çok delil var elimizde, lakin bu çalışma akademik bir çalışma olmadığından delil tasnifine girişmedim. Çalışmamız daha ziyade felsefik bir zihin yolculuğudur. Geri kalmış diğer toplumlarda olduğu gibi bizde de felsefik çalışmalar zihinsel çabalardan ziyade felsefe tarihinden alıntılar olarak algılandığı için burada da “kaynak nerede” şeklinde yadırganabilir. Kaynak elbette vardır ve emin olun ki çoktur. Biz burada yeni bir şey söylemiyoruz. Gök kubbe altında yeni olan bir şey yok. Türk siyasal sistemi ile ilgili bir çok kaynak var isteyen oralara bakabilir. Ama şunu gönül rahatlığıyla diyebilirim ki en büyük kaynak tecrübe, okumalar ve gözlemlerle oluşan kendi zihinsel dünyamızdır.

 

Vesselam

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.