1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Günay

  3. Türk Siyasal Aklının Işleyiş Tarzı IV
Yılmaz Günay

Yılmaz Günay

Yazarın Tüm Yazıları >

Türk Siyasal Aklının Işleyiş Tarzı IV

A+A-

 

-1925-38 Ayaklanmalar Dönemi-

Bir dönem üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesi üzerinde kurulan Cumhuriyet Türkiyesi Devleti Ali Osman'ın parcalanıp yıkılmasına sebep olan milliyetciliği bir yandan baş düşman ilan ederken diğer yandan da varlığını ve bekasını yine bu milliyetcilikte görüp dört elle buna sarılıyordu. Özellikle devletin beka sorununu kısmen de olsa aştığına inanmaya başladığı 1924'ten sonra, taa Jön Türklerden beri zihinsel alt yapısı oluşan ve 1902 yılındaki İttihad Teraki'nin ikinci kongresiyle karara bağlanan merkeziyetçi bir anlayışa sahip milli devlet oluşumuna hız verdi. Milliyetciliğe karşı milliyetçiliğe sarıldı. Saltanat ve baskı rejimine karşı muhalefetin yuvası olan İT teşkilatı içinde 1902 kongresiyle başlayan tasfiye hareketine son halini vermek için üst üste yasal düzenlemelere girişti. Bu yasal düzenlemelerin yetmediği yerlerde de ayak oyunlarına ağırlık verdi. Hiç şüphe yok ki bu tasfiyelerde en çok ve ilk etkilenenler 1902'deki İttihad Teraki Cemiyeti'nin 2. kongresinde Adem-i Merkeziyetçi bir örgütlenmeyi öneren ve başını Prens Sabahattin'in çektiği siyasal hareket oldu. Söz konusu kongrede prense en büyük destek Ermenilerden ve kısmen Kürt delegelerden gelmişti. Ermeni sorunu daha Osmanlı döneminde İT'in iktidar olduğu 1915'te Tehçir Kanunu ile hal edilmiş, Ermeniler sürgün edilerek devlet kurmayı hedefledikleri yurtlarından uzaklara götürülmüş; böylece bu tehlike bertaraf edilmişti.

 

1924'e gelindiğinde ise Misak-ı Milli'nin sınırları içinde hâlâ büyük denebilecek ve devletin beka sorununa sebep olacak düzeyde Kürt, Arap, Laz ve Rum vardı. Her ne kadar milliyetcilik Rumların haricinde diğer toplumlara ciddi denecek düzeyde sirayet etmemişse de, ileride etmeyeceğinin bir garantisi yoktu. Nihayetinde Araplar 1. Cihan Harbi'nde bunu ortaya koymuş ve halifenin cihad cağrısına rağmen İngilizlerle (kirli) ittifaklar yapıp Osmanlıya karşı ayaklanmıştılar. Öte tarafta Lazların Gürcilerle akrabalıkları, SSCB'nin bunları etkileme potansiyeli Türk siyasal aklını düşündüren bir başka konuydu. Bu çerçevede hâlâ mahiyeti hakkıyla aşikâr edilmemiş bir dizi antlaşmayla Batum Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen, dönemin Dış İşleri Bakanı Yusuf Kemal Beyin de tabiriyle " Türkiye ve Türklüğün menfaatleri gereği" önce SSCB'ye daha sonra da Gürcistan'a bırakılmıştır. Bu menfaat anlayışının neler olduğunu daha sonraları uygulanan milliyetcilik eksenli politikalardan görebilme şansımız olmuştur. Rum, Arap ve Lazların durumu ile ilgili tedbirlerin bir kısmına daha önce değinmiştik.

Kürt meselesi ise çok daha ciddi ve önem arz ediyordu. Devlet aklı şimdi bu meseleye hakkıyla eğilebilirdi.

Dünyada milliyetciliği en son keşfeden halk Kürtlerdir desek yanılmış olmayız. Bireysel olarak Kürt milliyetciliğinin kökeni çok eskilere dayansa da bunun halka yayılması ve taban bulması ancak 1960lardan sonrasına rastlar. Şeyh Ahmed-i Xanî daha yüzyıllar önce milli duygulardan söz eder ve Kürtleri bu çerçevede düşünmeye sevk eden sözler söyler. 1800lerin sonlarında Bedirxan Beyin çocuklarında, Cemilpaşazadelerin ve daha başka kişilerin milliyetçi çalışma ve çabaları vardı. Bunların yanında Kürdistan Azm-i Kavi Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti, Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti, Hêvi Cemiyeti ve daha bir kaç tane irili ufaklı cemiyetin çalışmaları vardı. Ve hepsinden önemlisi kökü Celali İsyanlarına varan ve süreklilik arz eden köklü bir isyan geleneği vardı. Bir de her isyandan sonra uygulanan baskı rejimleri ve bunun doğal sonucu olarak yaşanan derin travmalar. Tüm bunlara ve dünyayı kasıp kavuran milliyetçi dalgaya rağmen Kürtlerde bunun etkisini göremememizin hiç şüphe yok ki birçok sosyolojik sebebi vardır ama bizce en önemli sebep Kürtlerin feodal yapıları ve biraz da bunun doğal sonucu olarak okur yazar olmamalarıdır. Bedirxan Beg'in oğlu Mithat Mikdat Beyin 1898 de Kahire'de Kürdistan isimli dergiyi çıkarırken ve " Ey ağalar, begler, Kurmançlar! Okuyun, okutun çocuklarınızı. O çocukların vebali boynunuzdadır. Daha ne zamana kadar rencberlik yapacaksınız.Okuyun ki siz de medeni milletler içindeki yerinizi alabilesiniz. Yoksa yakın gelecekte Kürdistan harap olacak." diye adeta haykırdığında malesef ki sesi Kürt halkının, gençlerin, çocukların kulaklarına gitmiyordu. Çünkü Kürtlerin okumayla arası yoktu. Elbetteki Bunun sosyolojik ve siyasal birçok sebebi vardır. Ama biz konumuzu daha fazla dağıtmayalım. Konunun bu safhasında şu noktayı da belirtelim ki Kürt milliyetçileri ya da en azından bu milliyetçilerin büyük çoğunluğu Devlet-i Ali'ye karşı Yunan ayaklanması ya da Sırp milliyetçileri gibi bir ayaklanmayı pek düşünmüyordular. Ortada halife varken Kürt halkının böyle bir hareketin içine girmeyeceğine olan kanaatleri bir yana siyaset ve milli bağımsızlık mücadelesi bilincinden yoksun olmalarının da etkisi şüphesizdir. Said-i Kürdi'nin Beytulşebap ayaklanması üzerine söylediği dile getirilen "askere kurşun sıkılmaz" sözü bunun aşikâr bir örneğidir. Bu haleti ruhiye içindeki Kürt milliyetcileri daha ziyade kültürel bir bilinçlenmeye ağırlık verdiler. Olan bitenden halkı haberdar etme noktasından hareketle basın yayına yöneldiler. Kürt dili üzerinde çalışmaya yöneldiler.Zaten bundan başka da bir şansları yoktu. Çünkü ortada Kürt Milleti bilincine sahip bir halk yoktu. Milli bir dava ve milli bir direniş olması için öncelikle milli bir bilincin olması gerektiği ilkesinden hareketle böyle bir yol sectiler. Ama hem Türk siyasal aklının olayı görüp ele alması sonucu başvurduğu tedbirler ve hem de dönemin milliyetcilerinin aceleciliği bu çabanın sekteye uğramasına neden oldu. Kürt milliyetcilerinin kültürel çalışmaları TBMM döneminde de bundan farklı değildi. Oysa durum diğer taraftan, yani Türk devlet aklının penceresinden çok farklı görülmüyordu.

Türk siyasal aklı Misak-ı Milli sınırları içinde kalan ve çok büyük bir kitleyi oluşturan Kürtleri tehlikeli görüyordu. Bedirxan Beg'in Kürdistan Krallığı için ayaklanması, Şemdinli'de Şeyh Ubeydullah Nehri'nin ayaklanması, Abdulselam Barzani ayaklanması, henüz sıcaklığını koruyan Koçgiri ayaklanması ve daha bir sürü irili ufaklı ayaklanma Türk siyasal zihnini bazı önlemler almaya zorlayacaktı. Bu çerçeveden olarak Milli Mücadele döneminde ve Lozan'da yanına çekmeyi başardığı Kürtlerin ileride daha büyük sorunlara sebebiyet vereceğinden neredeyse emindi. Tehlike canları çalıyordu. Özellikle bazı Kürt milliyetcilerinin söylemleri (Celadet Ali Bedirxan'ın Mustafa Kemal'e Kürtlerin taleplerini iceren mektubu bu manada önemlidir) ve bölgeden gelen AZADİ'nin calışmalarına yönelik istihbari bilgiler tehlikenin ayak sesleriydi. Yaklaşmakta olan bu tehlikeyi önlemek için devleti yöneten aklın önünde iki yol vardı:

 

Genç Türkiye Cumhuriyet'ini kuran Türk siyasal aklı ya 1071'den beri beraber yaşadığı ve o zamanlar kendine kucak açıp tüm kriz dönemlerinde desteğini esirgememiş, her savaşta yanında yer almış Kürt halkıyla beraber kader birliği edip onunla yürüyecekti ya da her şeyi unutup Devlet-i Ali'nin yıkılmasının kendisinde yarattığı travmanın etkisiyle hareket edecekti. Cumhuriyet Türkiyesi malesef ikinci yolu secti. Jön Türk ve İttihad Teraki ardıllarının yön verdiği bu siyasal zihin ikliminde piştikleri milliyetciliğe dört elle sarıldılar. Milli Mücadele döneminde ve Lozan'da Birlik olduklarını söyleyen Cumhuriyet kadroları Kürtlere karşı 1924'te harekete gectiler. 1924 Anayasası ülkede Kürt varlığını yok sayan ve Türk milliyetciliği üzerine bina edilen bir anayasa oldu. Öte tarafta bu anayasa laiklik çerçevesinde de bir çok radikal adım atacak ve 1924'teki AZADİ ayaklanmasının lideri Şeyh Said'in değimiyle kendileri ile Kürtler arasında kalan yegâne bağ olan İslam kardeşliğini de halifeliğin lağvıyla ortadan kaldıracaklardı. Türk milliyetciliği üzerine bina edilen ve ileride yürürlüğe girecek ırkçı yasalara zemin hazırlayan bu anayasa ve içerdiği zihinsel anlayış ipleri kopardı ve zaten ufaktan ufağa kendini gösteren ve 1938'e kadar aralıklarla devam edecek olan Cumhuriyetin erken dönem Kürt ayaklanmalarının fitilini ateşledi.

 

İlk ayaklanma Diyarbekir'in Dicle kazasının Piran Köyü'nde başladı ve hızla çok geniş bir alana yayıldı. Dönemin sosyo-kültürel yapısı ve haberleşme imkânları göz önüne alındığında isyanın bu kadar kısa bir süre içinde bu kadar geniş bir alana yayılmış olması dahi kürtlerin bu ayaklanmaya hazırlık yaptıklarının göstergesidir. Zaten sonraki safhalarda da Şeyh ve ayaklanmanın diğer önderleri bunu inkâr etmediler. İşte bu hazırlıklardan haberdar olan Ankara

Hükümeti biraz da zorlama bir provakasyonla hareketi erken doğuma getirdi; böylece tehlike büyümeden bastırdı. Türk devlet aklı bu taktikten aldığı başarıyı görüp bunu taktikten stratejiye evirip bundan sonraki bütün Kürt ayaklanma ve oluşumlarında da uygulayacak ve her defasında da aynı başarıyı elde edecektir.

1. Devlet zihni henüz milliyetciliği keşfedememiş, daha yeni yeni ufak kıpırdanmaların yaşandığı Kürt hareketini gafil avlamıştı. Okuma yazmayla pek alakadar olmayan, siyaseti bilmeyen ve şehirleşmeye yabancı, ancak çok cüzi bir kesiminin şehir gördüğü, çok az sayıda kitabisi bulunan bir halkı biraz da onların sert tabiatından faydalanarak çok kolay galeyana getirdi. Onları silaha mecbur bırakarak hem zihinsel ve hem de sosyo-kültürel olarak gelişmelerini engelledi. Silaha başvurmalarını sağlayarak, örgütlenme ve gelişimini tamamlayamadığı için daha doğmadan hareketi Ölüme mahkûm etti. Bu 15 yıl süren ayaklanma döneminin ve sonraki uzun yıllar sürecek ırkçı asimilasyon uygulamalarının sonucu olarak kürtler her yönüyle geri kaldı ve bir türlü medeni dünyayı ve bu dünyanın gelmiş olduğu seviyeyi yakalayamadılar.

2. Ülke sınırları içinde kalan Kürt nüfusun çokluğu, Türk devlet aklına her zaman endişe veriyordu. Milliyetciliğin tahrip gücünü iliklerine değin yaşayıp görmüş Türk siyasal zihni en nihayetinde Kürtlerin de bu ideolojiyi tanıyacaklarına yürekten inanıyordu. Hatta şunu çok rahatlıkla diyebiliriz ki dönemin Kürt milliyetcileri olan Bedirxanilerden, Şeyh Said Ayaklanmasını örgütleyen ve Kürdistan İstiklal Cemiyeti (AZADİ'nin) başkanı Albay Cibranlı Xalid Beg'den, Yusuf Ziya'dan ve diğer Kürt milliyetcilerden daha çok fazla buna inanıyordu. Bu inancın sonucu olarak Musul'u İngilizlere verdi. Daha doğrusu zaten İngiltere Musul'u istiyordu. Zengin petrol yatakları vardı. Türkiye de Kürt nüfus ve gücünü kırmak adına buna razı oldu ve Musul'u bu saiklerle İngiltere mandası Irak'a bıraktı. Böylece Kürt gücünü kırdığına inandı ve gerçekten de öyle oldu.

3. Yukarıda da değindiğimiz gibi büyük bir ayaklanmaya hazırlık yapan Kürt hareketini erken doğuma getirerek bellerini kırdı. AZADİ ayaklanmasından sonraki ayaklanmalara da ve hatta günümüze değin hep bu yöntemi uygulayarak onları zapt u rapt altına aldı. Bu dönem yaşanan her ayaklanmaya karşı lokal taktikler uygulasa da erken doğuma getirme stratejisinden hiç vazgecmedi. Bunu her zaman uyguladı. Bu Azadi ayaklanmasında olduğu gibi Hoybun örgütünün organize ettiği Ağrı Ayaklanması'nda da oldu, Dersim'de de oldu.

4. Dönemin süper gücü Britanya İmparatorluğu'na ve tüm dünyaya Kürt ayaklanmalarını gerici hareketler diye anlattı. 1925-38 arası Kürt ayaklanmalarındaki dini renk bir yana bu dönem Kürt ayaklanmaları gerçekten de gericiydiler. Biz burada gericiliği dini renk diye değil sosyo-kültürel olarak kullanıyoruz. Kürtler şehirleşmemiş köylü bir topluluktu. Bu manada modern devlet aygıtına ve şehir ilişkilerine yabancıydılar. Bu çerçeveden olarak devlet sahibi olamayacak kadar gericiydiler. Yani zaman ve şartlar Türk devlet aklından yanaydı ve doğal olarak onlar kazandı.

Aynı devlet gerek henüz yeni devletlerini kuran Türk kamuoyuna ve gerekse ayaklanma sahası dışında kalan kürtlere ayaklanmanın eşkiya hareketi olduğu propagandasını yaparak ayaklanmacıları halkın gözünde terörize etti. Bu da ona hareket serbestisi kazandırdı.

 

5. Devlet aklı Kürt milli taleplerine ve bu taleplerin dile gelişi olan ayaklanmalara karşı tedbir olarak sadece propaganda ve ayaklanma bölgelerine gönderdiği askerlerle almadı. Bunların yanı sıra bölge devletleriyle de bölgesel ittifaklara girdi. Özellikle bölünmüş Kürdistan'ın diğer parcalarını işgal eden İran ve Irak ile birçok antlaşma imzaladı. Bunların en meşhurları 1937 deki Sadabad Paktı ve 1955'teki Bağdat Paktı'dır. Bu antlaşmaların başka etkenleri varsa da hiç şüphe yok ki en önemli etken Kürt Ayaklanmalarıdır. Öte tarafta Ağrı Ayaklanması döneminde İran ile yaptığı bir sınır antlaşmasıyla İran isyanı bastırmakta zorluk çeken Türkiye'ye Ağrı Dağı'nın kendi sınırları içinde kalan bölümünü başka bir yerle değiş tokuş yaparak katkıda bulunmuştur.

 

6. Devlet aklı savaşta sınır tanımaz, her yola başvurur. Harp hiledir, sözü belki de onun tek sınırıdır. Bu ayaklanmalara karşı gösterdiği olağanüstü reaksiyon devlet olmanın otoritesinin tesisine adeta taptığının göstergesidir. Otoritenin tesisi herşeyden daha öncelikli ve daha acildir. Bunun için her yol mubahtır. Ayaklanmacılar arasına ajanlarını koymuştu. Bu anlaşılbilirdi şüphesiz. Mesela Şeyh Said'i bizzat Şeyhin damadı Albay Kasım esir alıp Diyarbakır'a getirmişti. Mesela Kör Hüseyin Paşa'yı Ağrı Ayaklanmasına katılmak için yola çıktığında Dicle Nehri'nin kenarında namaz kılarken Medeni'ye öldürtür. Albay Kasım'ı Şeyhe ihanet eden bize de ihanet eder deyip öldürtür. Medeni'yi ölümden beter bir hayata mahkûm eder. Ki Medeni çok sonraları Kör Hüseyin Paşa'nın torunları tarafından öldürülür. Dersim'de adeta soykırıma varan bir sertlikle toplu imha yaparken, kız çocuklarını alıp Türk ailelere vererek onların genleriyle oynar. "Dersim'in kayıp kızları" diye tarihe Mal olmuş bu uygulamayla devletin bekası için neler yapabileceğini göstermiştir. Bir anekdot olarak bunu da paylaşmadan gecemiyeceğim ki 12 Eylül askeri cuntasının lideri Kenan Evren'in eşinin bu kayıp kızlardan biri olduğu söylenir.

 

7. Kürtler arasındaki feodal yapıdan ve bireysel çıkar ilişkilerinden sonuna kadar faydalanmayı bildi. Böylece hemen hemen her ayaklanmayı bastırmada bu yönteme baş vurerek, onların birbirlerine ihanetini sağladı.

Erken cumhuriyet dönemi Kürt ayaklanmaları dediğimiz 1925-1938 dönemi ayaklanmaların zaten başarı şansı yoktu. Kürtler ne sosyolojik olarak bir modern devleti yönetecek siyasal ve kültürel potansiyele sahiptiler ne de dönemin süper güçleri gerici bir halk olan kürtlere böyle bir destek sunabilirdi. Bunun belki de aşikâr olmasına rağmen Türk devlet aklının bu ayaklanmaları bu kadar önemseyip büyük bir güçle bastırma yoluna gitmesini hem onun Osmanlı dönemi milliyetçi ayaklanmaların süreç ve sonucundan aldığı ders ve hem de milliyetçi ve yer yer ırkçı zihninin sonucuydu.

Girişte dediğimiz sözü tekrarlarsak Türk siyasal aklı milliyetciliğe olan korkusu için milliyetciliğe sarılarak devletin bekasını muhafaza yoluna gitti. Bunun sonucu olarakta Kürt halkıyla bin yıldır devam eden ittifakını bozmaktan her hangi bir sakınca görmedi. Bu dönem çok korkunç travmatik olaylar oldu. Dersim'de, Ağrı'da, Zilan deresindeki soykırıma varan uygulamalar Kürtlerin zihnine kazındığı gibi Türk zihnine de kazındı. Bu zihnin kürtlere karşı mücadele yönteminin yol haritasını belirledi. Yaşanan her ayaklanmayı ve hatta her kıpırdanmayı dahi aynı sert yöntemle bastırma yoluna gitti.

Bu ayaklanmalar döneminin kürtler için sayılamıyacak kadar zararı oldu. Herşeyden önce devasa bir yıkım yaşandı. Kürdistan'ın ve Kürtlerin doğası korkunç tahrip gördü. Ama bizce en büyük zararı Kürt modernleşmesine oldu; onu uzun yıllar geciktirdi. Ayaklanmalar sonrası Kurulan Takrir-i Sükûn rejimi ve Şark Islahat Planı öylesine korkunç bir baskı uyguladı ki kürtler düşünmez, konuşamaz hale geldiler.

 

Bu dönem üç büyük ayaklanma oldu. Azadi Örgütü'nün Şeyh Said Ayaklanması, Hoybun'un Ağrı Ayaklanması, liderliğini Seyyid Rıza'nın yaptığı Dersim Ayaklanması. Bunlardan Türk devletini en çok uğraştıran Ağrı ayaklanması hem siyasal bilincin daha yüksek olması ve hem de Kürt kimliğinin daha baskın olmasından dolayı onu ayrıcalıklı kılar. Hiç şüphe yok ki bunların hepsi de ayrı ayrı tahlili hak eden tarihe mal olmuş hareketlerdir. Bu çalışmalın sınırlarını aşan büyüklüktedirler.

 

Bu dönem ayaklanmalarının hepsinin de en belirgin özelliği ayrılıkçı olmalarıdır. Her üç ayaklanma da bağımsız devlet hayaliyle girişilen hareketlerdir.

 

1938 yılında Seyyid Rıza'nın idamı ile adeta bu hayal da idam edildi ve uzun yıllar bunu bir daha kimse aklına getirmedi. Zaten Şark Islahad Planı gölgesinin altında kimse bunu kendi kendine dahi söyleyemezdi. Bu hareketlerin bir diğer belirgin özelliği de bir programa sahip olmamalarıdır. Ağrı ayaklanması bu genellemeden bir nebze de olsa farklılık göstermiştir. Ama buna karşın devlet aklı son derece planlı ve programlıyd. Onun bu özelliğini ayaklanmaların her safhasında görebiliyoruz.

 

Bir sonraki bölümde Takrir-i Sükûn rejiminin ve Şark Islahat Pılanının sonuçları ve ellili-altmışlı yıllardaki uyanış ve devlet zihninin buna karşı aldığı önlemleri ele alacağız inşallah.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum