1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Günay

  3. Türk Siyasal Aklının Işleyiş Tarzı V
Yılmaz Günay

Yılmaz Günay

Yazarın Tüm Yazıları >

Türk Siyasal Aklının Işleyiş Tarzı V

A+A-

TAKRİR-İ SÜKUN REJIMI

"Biz bu kanunu istibdat rejimi kurmayı hedeflediğimiz için değil, devletin hayat ve bağımsızlığını temin için kullandık."

Şeyh Said Ayaklanmasının hemen ardından 4 Mart 1925 çıkarılan ve Mustafa Kemal'in Nutuk'ta böyle savunduğu 3 maddeden oluşan Takrir-i Sükûn Kanunu'nun 1. maddesi şöyleydi:

"İrtica ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisi (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (bozmaya yönelik) bilumum teşkilat ve tahrikât ve teşvikkâr ve neşriyatı ( örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri ve yayınları), hükümet reisi cumhurun tasdikiyle ve re ‘sen ve idareten man'e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef'al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet İstiklal Mahkemesi'ne tevdi edebilir."
Bu kanun hiç şüphe yok ki Kürt tarihinin en önemli kilometre taşlarından biridir. Tüm Türkiye sathında uygulandığı için bu yönüyle toplumun hepsini ilgilendirse de Kürt bölgesinin kaderi haline gelecek sıkıyönetim ve OHAL düzeninin başlangıcı olduğu ve bu kanundan çok büyük acılar yaşayan, bunun sonucu olarak 4 yıl içinde binlerce evladını kurban veren Kürtler için çok daha büyük anlamlar ifade etmesi gayet normaldir.

 Huzurun Muhafazası Kanunu şeklinde tercüme edilebilecek Takrir-i Sükûn kanunu aslında rejimi oturtma, kurum kuruluşlarını oluşturma ve devletin geleceğini güvence altına alma amacını taşıyordu. Bu yolda her hangi bir engel, muhalefet ve bürokratik formalitelerle karşılaşmamak, işleri ivedi ve sükûnetle yapmak için başvurulan bir yoldur. Tıpkı son OHAL kanunu gibi. Aslında tarih bilip okunduğunda yeni bir şey olmadığı çok rahatlıkla görülebilecektir. Türk devlet aklı yine bir kriz döneminde yine aynı yönteme başvurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

Azadi Örgütü'nün ayaklanmasını gerekçe göstererek çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu yeni rejimin oturması için kanun çıkarma, yasaklama gibi birçok yetkiyi hükümet tekeline veriyordu. Bu kanun çerçevesinde ilk iş olarak biri Ankara, diğeri isyan bölgesinde olmak üzere iki istiklal mahkemesi kuruldu. Varlığını ve işleyişini hukuk normlarından ziyade siyasi zihin ve devlet geleneğinden alan bu mahkemeler mahkeme olmaktan ziyade devletin beka sorunuyla karşı karşıya kaldığı bilinciyle hareket eden ve karar verme mekanizmasını bu çerçevede işleten birer kamu idare kurumu şeklinde çalıştılar. Böylece her ne kadar hukuki kararlar şeklindeki metinlerle insan ve oluşumları yargılayıp müeyyide uygulasalar da her zaman en sağlam ve elle tutulur gerekçe ve delil devletin beka sorunu ve rejimin tehdit altında olduğu teziydi. Bu gerekçeyle kendini hukuki normlardan azade hissediyordu. Devletin bekasını tehdit eden ya da rejime en ufak bir mesafe ve eleştiri getiren herkes ve her oluşum bu istiklal mahkemesinin görev alanındaydı. Zaten isyan bölgesi dışında Ankara merkezli kurulup tüm yurtta faaliyet gösteren Ankara İstiklal Mahkemesi'nin kuruluş gerekçesi buydu. Bu çerçeveden olarak Milli Mücadele döneminde milli mücadeleden yana olan ve bazısı İstiklal Madalyasına sahip birçok kişi ve kuruluş bu mahkemelerde yargılanıp mahkûm edildi. Özellikle basın üzerinde tam bir baskı uygulandı. İslamcısından Marksist’ine, Sağcısından Solcusuna birçok gazete dergi kapatıldı. Başvekil İsmet Paşa hedef kitleyi tanımlarken "kötü bir üne sahip olmayı ve cumhuriyet karşıtı şüphesini taşıması şeklinde gösteriyordu. Böylece bu işin ucu açıktı; herkesi kapsayabilirdi ve öyle de oldu. İki üç ay öncesine kadar el üstünde tutulanlar ve istiklal Madalyası verilenler şimdi İstiklal Mahkemelerinde mahkûm ediliyorlardı.

Çıkarılan bu kanun ve uygulamasını yadırgamak adına aktarmıyorum bunları. Amacım yadırgamak ya da övmek değil. Aksine tarihle bugünü kavuşturmaktır. İnsanlarımızın son OHAL’i ve KHK'ları insani değerler çerçevesinde ele alıp yadırgaması hiçte anlaşılır olmadığını göstermeye çalışıyorum. Kriz dönemleri ve Türk devlet aklının bu dönemlerdeki uygulamalarının aynı olduğunu ve tek bir amacının olduğunu görmemiz gerekir. Cumhurbaşkanının "bazı gafiller bunu Erdoğan meselesi olarak görüyor, bu Erdoğan meselesi değil, cumhuriyetimizin ve vatanımızın varlık meselesidir, bu bir beka sorunudur" şeklinde defalarca dile getirdiği olguyu göremeden, ne tarih ne de bugün anlaşılamaz. Türk devlet zihni beka sorununu hissettiği her an aynı sert ve sınır tanımaz tepkiyi veriyor. Bunun için ne son OHAL’i ne de Takrir-i Sükûn veya diğer yasaları insani değerler çerçevesinde ele almamamız gerektiğini söylüyorum. Bunlar insani değerlerden ve hukuki normlardan ziyade siyaset felsefesinin konularıdır. Ama maalesef özellikle biz Kürtler fazla da siyaset bilmeyip yapamadığımız için bunları hep insan hakları çerçevesinde görüp değerlendiriyoruz. İşleyen zihin ve gerekçeler de farklı olduğu için bizlerin insani değerler çerçevesinde ele aldığımız bu tür olaylarda da hiçbir başarı şansımız olmuyor. Zira gerekçeyi ıskalıyoruz.

Takrir-i Sükûn Kanunu'nun uyguladığı 1925-29 arası dönem sadece iç siyasete bakılarak bu kanun ve uygulaması anlaşılamaz. Türk siyasal aklı sanıldığının aksine hemen hemen her dönem dünya siyasetini okumayı başarmış bir zihindir. Dünya siyaseti hangi yöne evriliyorsa bu zihin de o yönde politikalar üretmeyi başarmıştır. Sözünü ettiğimiz bu dönem iki büyük savaş arası dönemdir. İmparatorluklar yıkılmış, ulus devletlerin yeni yeni temeller üzerinde yükseldikleri bir dönemdir. Öte tarafta Avrupa'da faşizmin hızla boy verdiği bir dönem. Bu dönemin en belirgin özelliği ise her devletin yeni sistemlerini oturtmaya çaba gösterdiği bir dönemdi. Bunun için de olağan dışı ve hukuki kaidelerden uzak uygulamalara imza atılıyordu. Bu gerekçeler her kes tarafından bilinip çoğunlukla uyguladığı için pek bir tepki de gösterilmiyordu. Türk devlet aklı da bunu bildiğinden dolayı gayet rahat davranabiliyordu. Zaten bu kanun yürürlükteyken batı medeniyetiyle uyum için birçok yasal düzenlemeler yaptı. Dil, din, sosyal ve hukuk alanında devrim mahiyetinde yasalar çıkardı. Böylece hem belki de Lozan'da verdiği sözleri yerine getirip vadettiği çizgiye girdi ve hem de rejimi daha sağlam temeller üzerinde oturttu. Basın da Takrir-i Sükûn ile zapt u rapt altına alındığı için bir muhalefetle de karşılaşmadı. Zaten tek muhalefet Partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'ni de kapatmış, yöneticilerine konuşma yasağı getirmişti. Takrir-i Sükûn Kanunu'nun en büyük uygulanma alanı Şeyh Said İsyanından dolayı, daha doğrusu bu isyan gerekçe gösterilerek Kürdistan bölgesi oldu.


Takrir-i Sükûn Kanunu aslında Kürdistan'ı yeni ve diğer bölgelerden çok farklı bir rejim ile tanıştırıyordu. Sonraki dönemlerde farklı farklı isimler verilse de tam bir sıkıyönetim rejimiydi. Takrir-i Sükûn Rejimi.

Bu kanun çerçevesinde ilk olarak ordu isyan bölgesine gönderildi. Ordu bölgenin üzerinden adeta buldozer gibi geçti. İsyana katılan-katılmayan ayırımı gözetmeden binlerce insan imha edildi. İsyan liderlerinin yakalanıp göstermelik bir yargılanma sonrası idam edilmeleri dahi bu kin ateşini söndürmeye yetmedi. "Kötü ün ve suçlu olabilme şüphesi" bölgede herkesi doğal hedef yapıyordu. İdam edilenler, savaş bölgesinde yargısız infazlar, talan ve katliamlar bir yana korkunç bir sürgün dalgası baş gösterdi. Kürdistan'da iki kişiye söz geçirecek, geçirebilecek herkes batı illerine sürgün edildi. Ağa, şeyh, melle ya da dini, siyasi ve askeri olarak iki kişiye hükmedebilecek herkes bu sürgünde yerini aldı. Yerinden, yurdundan sürgün edilmek istemeyenlerin bir kısmı Suriye'ye, Irak'a ve İran'a kaçtı. Suriye'ye kacanlar daha sonraki yıllarda Ağrı İsyanı'nı örgütleyecek Hoybun Örgüt'ünü kurdular. Bir kısmı da dağlara cekilip gerilla savaşına başladılar.

Sürgün edilenlerin hali ise içler acısıydı. İnsan muamelesi dahi görmüyordular. Şeyh Said'in torunu Şeyh Abdulmelik Fırat bu sürgünde yaşadıklarını çok dramatik şekilde anlatır. Aynı şekilde bu isyana iştirak etmemiş Said-i Kürdi ve Kör Hüseyin Paşa'nın elleri birbirlerine kekepcelenir ve Erzurum'a kadar yürütülürler çok kalabalık bir sürgün kafilesinde. Paşa'nın isyana katılmasını Molla Said engellemişti. Kemal Süphandağ'ın aktardığına göre Paşa bu Sürgün yolculuğunun başında bir eli kendisiyle kelepceli Said-i Kürdi'ye dönüp "Seyda te dît, te çi kir?" der. Seyda da pişmandır ama iş işten geçmiştir.

Hiç şüphe yok ki bu sürgünlerin çok acıklı öyküleri anlatılır. Bu calışmamızın konusu olmadığından bunları uzatmayacağız fakat Türk siyasal aklının bu sürgünlerden elde etmeyi murat ettiği ve bu sürgünlerin sonuçları açısından çok ibretlik bir öykü var ki; onu aktarmadan gecemeyeceğim. Ünlü Kürt şair Seyda Cigerxwun hatıralarında anlatır. ( Hatırladığım kadarıyla) Sürgün yıllarından çok sonraları Bedirxanilerden iki kişi Derik'e giderler. Seyda Cigerxwun ile karşılaşırlar. Bedirxan Beg'in torunlarından olan bu kişi Türkçe konuşur ve Seyda'ya Kürtçe bilmediğini aktarır. Cigerxwun bunu duyduğumda ciğerim parcalandı der. Bu sürgünlerin Kürtlere neler getirdiğinin acı bir gerçeği olarak benim de zihnime kazındı.

Takrir-i Sükun Rejimi bu sürgünlerden Kürdistan'ın demografik yapışıyla oynadı ve onların Türklerle kaynaşmasını, böylece de Kürdistan hayalini zihinlerde ve kalplerde bitirmeyi amaç edinmişti. Sonraki yıllarda gelişen Kürt hareketlerinin zihinsel yapılarına baktığımızda Türk devlet aklının bunda ne kadar başarılı olduğunu görebiliyoruz. Dört yıl yürürlükte kalan Takrir-i Sükun Kanunu kağıt üzerinde 1929 yılında yürürlükten kalksa da bir gelenek olarak varlığını her zaman korumuştur. Ve hatta bazı kriz dönemleri çok daha büyük bir karabasan gibi Kürtlerin üzerine çokmüştür. Mesela Şark Islahat Planı ile, mesela Sıkıyönetim Yasası ile mesela OHAL Yasaları ile çok daha tahripkar olmuştur. Bu yazı dizisinde bu uygulamaları ve sonuçlarını irdelemeyi sürdüreceğiz. Türk siyasal aklının devletin bekası için neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini göstermeye calışacağız. Burada şunu bir kez daha üzerini kalır çizgilerle çizerek belirtmek gerekir ki bu uygulamaların asıl amacı devletin bekasıdır. Şahıs, parti Yada gurupların yaptıkları şeyler değildir. Bu devletin değişmez ve vazgeçilmez siyasetidir. Biz Kürtler ve muhallif kesimlerin anlamakta güçlük çektiği durum tam da burasıdır. Çiller gitse, İnönü gitse, Demirel gitse ya da CHP, MHP ve ya AKP gitse bu düzelir demek tam bir hezeyandır. Bu hezeyandan kurtulamadan bir arpa boyu dahi yol alınamaz. Unutulmamalı ki kötülük şahıs ya da gurup kökenli değildir, kötülük zihin ve fiil kökenlidir. Kötü olan Takrir-i Sükun Rejimi'nin memurları ya da savunucuları değil, bizatihi Takrir-i Sükun Rejimi'nin kendisidir. Çünkü bu rejim kötülük kaynatan bir kazandır. Tıpkı daha sonra ele alacağımız Şark Islahat Planı gibi faşizan bir yöntem ürettiği gibi.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum