1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. ÜÇÜNCÜ YOL-I
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Yazarın Tüm Yazıları >

ÜÇÜNCÜ YOL-I

A+A-

 

Üçüncü yol önerisi çok boyutlu incelenmeli. İncelemeye geçmeden önce ise Kürtlere dair iyi bir tahlil ile somut belirlemelerde bulunmak gerekir.

Kürtler kendi topraklarında neler yaşadı? Ne hallere düştüler?

“ Kürtler,1400 yıldır bu topraklarda büyük çoğunluk olarak Müslüman olmuş bir millettir. Müslüman oluşlarından Osmanlının son dönemlerine kadar, her ne kadar kendi başlarına Mamur, ömürleri uzun süren bağımsız devletler kuramamışlarsa da, mirlikler, beylikler şeklinde özerk ve yarı özerk federasyonlar şeklinde büyük ölçüde toprak bütünlüklerini, Dil, Kültür ve diğer milli değerlerini koruyarak gelmişler.

Ancak birinci Dünya savaşından sonra Kürtler, artık bu durumlarını koruyamaz hale geldiler. Zira bu savaştan sonra Kürt coğrafyası adeta bir cetvelle, ötekileştirici, inkârcı ve imhacı ırkçı politikaları çok belirgin olan 5- 6 ülke arasında paylaştırıldı. Zira dünya konjüktürü artık imparatorluklardan milli devletlere doğru eviriliyordu.

Kürtlerin toprakları yakınçağda ilkin 1639’da Kasr-ı Şirinde, İran ile Osmanlılar arasında imzalanan antlaşma ile ikiye bölünmüştü.

Kürtlerin yakın tarihlerindeki en büyük hataları, bir millet olarak kendi başlarına karar verebilecekleri, kendi geleceklerinde söz sahibi olacak bir mekanizmaya yönelmemiş olmaları olsa gerek. Bu da Kürtlerin hem toplumsal hem bireysel yaşamlarında telafisi güç bir ötekileştirilme ve yıkıma yol açtı.

Peki, bu yıkımın temeli ne zaman atıldı? Tarihi olayları baz alırsak bunun temeli 1071’de Türklere Anadolu kapılarını açan, Türk hükümdarı Alpaslan’a zafer kazandıran Malazgirt Savaşında atılıyor. 1514 Çaldıran ve 1639’da Kasr-ı Şirin Savaşları ile pekiştiriliyor. Osmanlının yıkılışına doğru merkezi otoriteyi kuvvetlendirme çalışmaları. Bu minvalde yönetimi ele alan, Osmanlının yıkılışını hızlandırıp daha katı ulusalcı yeni bir devletin temellerini atmaya çalışan jön Türklerden oluşan İttihat ve Terakki kadroları 1918 Birinci Dünya, Çanakkale, Kurtuluş Savaşları ile Kürtlere dair ötekileştirme hiç çaktırmadan iyice olgunlaştırılıyor.

Kürtler bütün bu savaşlara Türklerin Kahraman, fedakâr, Cesur, Cengâver, Yiğit, Müslüman Kürt din kardeşleri sıfatları ile kanlarını, canlarını ve mallarını bu uğurda sebil ettiler. Ne zamanki Türkler ülkelerini kurtardı. Kürtler sayesinde düşman tehlikesi ber taraf edildi. Devletlerinin ayakları yere sağlam bastı. Her şey artık ters yüz oldu. Kürtlere dair her şey tu kaka edilmeye başlandı.

Kürtler artık kendi topraklarında sadece Bekçi ve Hammal olabilirler.

80-90 yıllık tekçi, ırkçı, inkârcı ve imhacı Cumhuriyet Deneyimi, bütün bu sıfatların red ve inkârını pratize ederken, bu ötekileştirilme hastalığı artık iflah olmaz ve geri dönülemez, Kürt bir Vücudun bünyesinin ayrılamaz bir hasleti, bir çeşit kanıksanmış, ezberlenmiş bir kişiliği haline getirilmeye çalışılıyor. Başka bir ifade ile Kürde Türklüğe ve Türk Devletine Hammal olmaktan başka bir seçenek bırakmadı.

Bu dönemde Kürtlere neler yapılmış?

Hepsini buraya aktarmaya ne yer ne de zaman yeter. Onun için bir, iki örnek bize her şeyi anlatır sanırım…

“Cumhuriyetin ilanından sonra 1930’lara gelindiğinde resmi devlet tezleri ”Bu ülkede Kürt falan yok. Kürt denen ilkel güruh çağdaşlaştırılmak için Türkleştirilmeli. Kürtçe diye bir dil yok. “Şeyh Said yakalandıktan sonra bir konuşma yapan ismet önünü: “Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek. Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz” diyordu. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise Devletin hem fikrini hem zikrini açıklıyordu: ”Benim fikir ve kanaatim odur ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Türk olmayanların Türk vatanında bir tek hakkı vardır da Türk’e hizmetçi ve köle olmaktır.”(10)

"Bu memlekette Kürt yoktur. Kürdüm diyenin yüzüne tükürürüm".27 Mayıs 1960 darbesi komutanı Orgeneral Cemal Gürsel (11)

Tarih 1980-90’ları gösterdiğinde Türklerin en dindar Partilerinin lideri, rahmetli Necmettin Erbakan hoca, dönemin eski Diyanet Reisi Lütfü Doğan’a şu soruyu soruyor. Biz Kürt kardeşlerimize Kürt dersek Şerên caiz mi? Lütfü Doğanın cevabı: Efendim şerên caizdir. Ama maslahaten caiz değildir. Bu maslahat misaki milli sınırları ile korunan, Türklüğün ve Müslümanlığın son kalesi olan Türkiye Cumhuriyetinin maslahatından başkası olmasa gerek.(12)

Akp hükümetleri ve Başbakanı ve şu anda Cumhurbaşkanı olan Recep Tayip Erdoğan’ın konumunu sağlamlaştırmak için Kürtlere Dindarlık ve din kardeşliği üzerinden giderken,12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da yaptığı bir konuşmada: "Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bir büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dâhilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz. (13) demekten, Tek Devlet Tek millet Tek Bayrak… Bu ülkede artık Kürt sorunu yoktur, serüvenine nasıl savrulduğunu anlatmaya gerek yok. Çünkü hepimiz bu serüvenin hala yaşayan canlı şahitleriyiz.”( http://www.haberazad.com/hammal-kurtler-kim-veya-kimlerdir-596yy.htm)

O arada Kürtler neler yaptılar?

Bu uzun soluklu süreçte Türkler ve Türk devleti cenahında bütün bunlar olurken Kürtler neler yaptı? Neler yapmaya çalıştı? O gün bu gündür Kürtler hiç durmadılar diyebiliriz. Özellikle birinci dünya savaşından sonra 4-5 parçaya bölünen Kürt coğrafyasının hemen her parçasında bu zûlme karşı isyanlar, kavgalar, savaşlar, ölüm, katliam, sürgün, hapis ve talanlar hemen hiç durmadı diyebiliriz. Bütün bunlar bir parçada dururken öbüründe yeniden başladı. Ve bütün bu yıkımların bir tarafı her daim hep Kürtler iken diğer tarafı da Türkiye, İran, Irak ve Suriye oldu. Ortalama yüzyıldır bu böyle devam ediyor. İranda Mehabat Kürt Cumhuriyetinin kurucusu kadı Muhammed, Çarçıra meydanında idam edildi. Irakta Şeyh Abdüsselam Barzani idam edildi. Kardeş Melle Mustafa Barzani bayrağı devr aldı. Bu mücadele bu gün Irakta Kürdistan Federe Bölge yönetiminin Kuruluşunu getirdi. Suriye kürtleri hak talebinde bulunmasınlar diye mevali(yabancı),mektumin(kayıtsızlar) olarak ilan edildi. Baba Esad Kürt bölgesindeki Kürtleri Suriye ye dağıtıp onların yerine Arap Aşiretlerini getirip arazilerini onlara vererek arap kemerini oluşturmaya çalıştı.

Türkiye’de Ağrı, Piran,Bitlis,Sason, Zilan Katliamları, Şeyh Said kıyamı ve idamı ve Dersim katliamları ve Seyid Rıza idamı yaşandı. Zülüm, Baskı ve katliamların şiddeti ile 1940’lardan 1960-70’lere kadar uzun bir suskunluk dönemi.

Klasik Kürt Muhalefetine neler oldu?

Bu arada Şeyh said kıyamına, Dersim ve Ağrı isyanlarına kadar bu topluma öncülük ve önderlik eden kesimler bu toplumun Aristokrasisi ve Feodalitesi yani Şeyxi, Mollası, Âlimi, Aşiret veya kabile Reisi, Toprak Ağası, Büyük Tüccarı idi. Ve bu adamlar büyük çoğunluğu ile Kürt milletine ve toplumuna karşı dürüst idiler. Sahip oldukları her şeylerini toplumla birlikte ortaya koyarak bir ölüm kalım savaşı veriyorlardı. Bu zatların çoğu zaten yaşamlarını ya savaş meydanlarında, ya idamlarla, ya hapis veya sürgünlerle bu uğurda ortaya koyarak şehid oldular.

Ancak Cumhuriyetin ilk dönem isyanlarından sonra devletin çok acımasız bir kıyımla bu kesimlerin üzerine yürümesi, onları telafisi zor bir kıyım, başkalaşım ve dejenerasyona uğrattı. Bu sınıf ikiye ayrıldı. Bir kısmı bu baskıya dayanamadı. Bu ülkeyi terk edip darmadağın hale geldi.

Bir kısmı ise yine bu baskılar sonucu bu işleri tamamen bıraktı. Âdeta tarihten ve misyonlarından silindiler. Bir kısmı ise adını koymadan, kendilerini devletin arka bahçesi olarak konumlandırdılar.

Siyaseti, Devlet ile ilişkiyi, Şeyxlik ve mollalık gibi olguları, geçmişteki miraslarından da faydalanarak çeşitli unvan ve sıfatları olan ama hiçbir bedel ve riski olmayan bir çeşit rant kapısına çevirdiler.

Bu bağlamda Ağalar ve Aşiretlerin büyük bir kısmı toplum içindeki eski statü ve konumlarını korumak için sırtlarını devlete dayadılar. Buna paralel olarak Mollalar ve Şeyxlerin bir kısmı sırtlarını Ağalara, bir kısmı da devlete dayadılar. Mollalık ve Şeyxlik mevhumları, toplumsal hiçbir riski olmayan, zekât ve fitre toplama kurumları, bir çeşit şifa bulmak için nüsha yazma merkezlerine dönüştü.

Bu katmanların çok büyük bir kısmı Babaları, Ataları, Dedeleri gibi topluma doğru bir rehberlik ve önderlik yapabilecek rol ve misyonlarından bütünüyle uzaklaştılar. Kürt toplumu, devletin dayattığı orantısız şiddet, inkâr, imha ve asimilasyon politikaları sonucu çok ciddi bir sosyolojik ve psikolojik kırılma yaşayıp dejenerasyona uğramış oldu…

 

Çok büyük katliam, hapis, sürgün ve talanlardan sonra 1940’lardan 1970’lere kadar bir suskunluk dönemi yaşandı.

PKK’nin silahlı Mücadelesi ve Onun Paralelindeki Legal Siyasetin Doğuşu:

Toplumun bu üst kesimi bütün bunları yaşarken, daha alt kesimleri olan yoksul köylüler, Küçük Çiftçiler, Çobanlar, işçi, Memur ve Küçük esnafın çocukları yeni yeni üniversitelere ayakbastılar. Üniversitelerde Marksist-Leninist- ilkelere dayalı Anarşist-nobran bir şiddeti normal gören Komünist – Sosyalist bir ütopyayı dünyaya ihraç etmeye çalışan Sovyet Devrimi. Dünyadaki bütün sol kesimleri, ezilen, ötekileştirilen, işçi, köylü, yoksul kesimleri etkilediği gibi bu ülkede ciddi bir imha, inkâr, talan ve ötekileşmeye uğrayan Kürt çocuklarını da etkiledi.

Kürt coğrafyasında mantar gibi örgütlenmeler furyası başladı. 1970’lerden sonra bu gençlerin illegal çalışmaları sonucu PKK’nin silahlı mücadelesi ve sonrasında 1990’larda onun paralelinde gelişen legal bir siyasi mücadele geleneği başladı.

İllegal mücadelede Anarşi ve nobran şiddet faktörü ortaya saçılınca, Devletlerin, Global istihbaratların da devreye girmesi ile tıpkı Darwin teorisinde olduğu gibi, gücü olan diğerlerini alandan silip süpürdü. Bu güç silah ve mühimmat-teori, ideolojik okuma, uluslararası destek,...gibi pek çok faktörü kendi içinde barındırıyor.

PKK’nin doğuşu, devletin çok nobran bir şiddetle Kürt toplumunun üzerine gelip toplumda çok ciddi bir altüst oluşun yaşandığı böylesine anormal bir sürece denk geldi.

Çok rahatlıkla denile bilinir ki devletin Kürtlere yönelik böylesine nobran bir şiddet, inkâr ve imhası olmasaydı, bu gün bu topraklarda PKK ve onun legal yansımaları olan siyasi kurum ve kuruluşlar olmayacaktı. Zira PKK, inanç ve yaşama biçimi, kavramsal ve zihinsel ontoloji bakımından Kürt toplumuna çok çok yabancı olan bir formasyon ve pratiğe sahipti.

Bu devasa alt üst oluşun yaşandığı süreçte, en başta sözünü ettiğimiz Kürt Aristokrasisi ve Feodalitesi bu şiddetten alabildiğince kaçıp uzaklaştıkça, yoksul kesim işin içine daha fazla girdi, çekildi, çekilmek zorunda kaldı.

Çok uç istisnalar hariç dağlardaki ölümler, Zindanlardaki tutuklular, yakılan, boşaltılan köyler, Göç ve talanlar… Hep bu kesim üzerinden gerçekleşti. Bu kesim zamanla kendi liderlerini ve siyasetçisini de üretir hale geldi.

Bu kesimin öyle köklü, ciddi bir ideolojik okumaya da ihtiyaçları kalmadı. Bir yakının ölümü, yaralanması, tutukluluğu veya köyünün boşaltılması, Bir asker, polis, Tim veya Korucudan bir dipçik veya tokat yemesi kendisini orada bulmasına yeter bir hale geldi.

Bu kesimdeki siyasi refleksin anahtar kelimeleri ödenen bir bedel ve intikam kelimeleri oluverdi. Zira Otuz- Kırk yıllık bir ölüm, yıkım ve çöküşün yaşandığı bu sürecin ne sağlıklı bir muhasebesi ne de muhakemesi hala yapılabilmiş değil sanırım. Çünkü bu toplum, bizzat Kürt mücadelesinin dolaylı ya da direk olarak yol açtığı çok ciddi travmalar ve kırılmalar yaşadı.

(Devamı üçüncü yol-ıı)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.